Showing posts with label film. Show all posts
Showing posts with label film. Show all posts

Friday, June 26, 2009

Rest in peace!

King of Pop: Michael Jackson!





En sevdiğim şarkısıdır bu.. Klibi de öyle. Bir kamyon adam düello için bir araya gelirler. Michael temiz evinden, parlak kırmızı deri ceketini giyer, dans ede ede olay yerine gider.. Gençlerin arasına girip, kavganın dövüşün bir faydası olmadığına bir anda ikna ediverir.. Herkes bir arada dans etmeye başlar...

Dünya müziğine bambaşka bir yol göstermiş, koccaman bir efsanedir...


Charlie's Angel : Farah Fawcett



Dünyanın en çok satılan posterlerinden biri.. Annelerimizin kuaförlerine "Saçımı Farah gibi yap Ferdi Bey" dediği güzeller güzeli kadın.. Evlenmeye karar verip yetişemeden yenik düştü kansere... Kendi kulvarında bir başka efsane olarak..

Wednesday, March 18, 2009

U2 Konseri - Wall E - Blogger Poardiii

Daha önceki yazımda belirtmiştim hatırlarsınız.. U2-3D konser keyfi gelecekti Cinebonus'lara.. Tanya'dan geçen cuma gideceklerine dair bir not gelince, biz de hemen fırlayıp biletleri aldık ve konsere iştirak ettik. Tek kelimeyle süperdi! Bono burnumuzun dibinde, Edge dibimizde.. Allahım şaka gibiydi.. Bu konseri böyle izledikten sonra turnelerinden bir konsere yer ayarlamak farz oldu.. Tanya nasıl Ersin Abi'ye "Sevgili, beni Bono'ya götür" diye isyan ediyorsa, ben de Cenk'e aynı isyanları yapıyorum ve 14 Ağustos'taki Londra konserlerine gidebilmek için adeta yalvarıyorum :) Muhakkak gidin. Müthiş bir sahne şovu izleyeceksiniz, Bono ve şarkılar da yanında bayram ikramiyesi olacak.


Geçtiğimiz pazartesi ( 2 gün önce) sevgili sevgilim Cenk ile Wall-E'yi izledik. Evet biraz geç kalmış olabiliriz okur, tepki verme hemen. Çok güzeldi. Hem grafikler (gerçek gibiydi), hem senaryo, hem müzikler.. Çok eğlenceli çok sempatik çok şahane pek güzel.... Öhömm.. İzlemeyen varsa izlesin!


Bu bir blogger parti anonsudur! Her seferinde kafam şahane olduğu için kimsenin mail adresini toparlayamıyorum adam gibi.. Profilleri kestim ama kimsenin profilinde de mail adresi yok.. Buradan sesleniyorum.. Tanyakuş, Ersin Abi, Tubiş ve sevgili eşi Koray, Esra'cık, Özlem'cik, Şebooo, onsuz olmaz deli SED, Zeya... Hepinizi bu Cuma bekliyoruz.. İşiniz olmasın, gelin, özledik!

Monday, March 9, 2009

Slumdog Millionaire



Dün Dnny Boyle'un (ve Loveleen Tandan) yönettiği, Simon Beaufoy ve Vikas Swarup'un yazdığı bu bol Oscar'lı filmi izledik. O kadar Oscar'a rağmen çok büyük beklentilerle gitmediğimi söylemeliyim. Ancak film bittiğinde suratımda saçma bir gülümseme ve içimde yine saçma bir hüzün vardı.

Konu, call center'da çaycı olarak çalışan Jamal K. Malik'in "Who wants to be a millionaire?" yarışmasına katılması, ve eğitim almamış bir çaycıdan beklenmeyen bir başarı göstermesi iskeletine dayanıyor. Konunun işleniş şekli gerçekten orjinal ve etkileyici. Filmi izlerken Hindistan'a gitmişim gibi bir his belirdi içimde. Misafirperver bir film olduğunu söyleyebilirim. Fakat bunun en büyük sebeplerinden bir tanesi, o olayların ve mekanların İstanbul'da yaşanan olaylardan ve mekanlardan bir farkının olmayışı olabilir. Burada sıklıkla gördüğümüz karakterler, hikayeler. Belki zaman zaman hor gördüğümüz Hindistan'dan hangi hakla üstün olduğumuzu düşünüyoruz anlamış değilim. O kadar nüfus bizde olsa biz belki çok daha büyük bir çukurun içinde debeleniyor olacaktık şu anda. Keşke biz de yaşadığımız bu çarpık çurpuk hikayeleri bu kadar güzel, bu kadar masum, bu kadar eğlenceli ve görüntü anlamında kaliteli anlatabilseydik, keşke bizim de ödüllerimiz olsaydı..

Konuya dönersek, her soruda çaycının o sorunun cevabını nereden biliyor olabileceğini görüyorsunuz. Çocukça bir aşkı ve bağlılığı izliyorsunuz ancak burada fakirlik ve para o kadar yediriliyor ki filme, film aşk filmi olarak sınıflandırılamıyor, aşk sadece pudra şekeri olarak çeşitli yerlere serpiliyor. Müzikler gerçekten de çok başarılı ve Oscar aldığına değmiş. Bence Benjamin Button'un müzikleri de başarılıydı ancak şu an anlatmakta olduğum filmin farkı daha orjinal ve başka yerlere ait olması zannederim. Sıklıkla radyoda dinlemekte olduğum bir şarkıyı da filmin içinde duymuş olmak (bilmiyordum bu filmde geçtiğini) benim için ayrıca hoş bir sürpriz oldu ancak şarkının ismini yazmıyım benim gibi bilmeyip giden olursa tadı kaçmasın.

Kesinlikle görülmesi ve izlenmesi gereken bir film ve Oscar törenlerinde "aman ne mutlu, ne neşeli ekip bu" diye seyrettiğim kadronun o sahnede olmayı hak ettiğini, Jamal'i canlandıran genç başrol oyuncusu Dev Patel'i de gelecekte sıklıkla göreceğimizi düşünüyorum (inşallah).

Bu arada filmdeki esas kızla aralarında inceden manitasyon durumları olduğunu da az önce öğrendim, Holivuda taşınacaklarmış... TFMHA (Tubik Fantastik Magazinel Haber Ajansı)


Ödüller ekte dikkatinize sunulmaktadır ey halkım!

Best Achievement in Cinematography
Anthony Dod Mantle


Best Achievement in Directing
Danny Boyle


Best Achievement in Editing
Chris Dickens


Best Achievement in Music Written for Motion Pictures, Original Score
A.R. Rahman


Best Achievement in Music Written for Motion Pictures, Original Song
A.R. Rahman (music)
Gulzar (lyrics)
For the song "Jai Ho".

Best Achievement in Sound
Ian Tapp
Richard Pryke
Resul Pookutty


Best Motion Picture of the Year
Christian Colson


Best Writing, Screenplay Based on Material Previously Produced or Published
Simon Beaufoy

Sunday, March 8, 2009

U2 - 3D




Benim gibi hastaysanız, Türkiye'ye gelmiyorlar diye ağlanıp duruyorsanız işte size fırsat.. Bu sayfayı takip ediyosanız bayadır, Amy Winehouse'un tribute konserini kendi konseri zannettiğimde ve gerçeği öğrendiğimde yaşadığım bunalımı da hatırlarsınız.. 

Bu sefer öyle olmadı, Cenk'le pazar günü aktivitesi olarak sinemaya gidelim diye konuştuk ve Mars Sinemaları'nın sitesine girdim. Amacım vizyondakileri kontrol edip rezervasyon yaptırmaktı.. Bir anda tanıdık bir müzik başladı ve sayfanın sol üst köşesinde bir video belirdi. U2 çalıyor, kalabalık bir konser görüntüsü var belli belirsiz.. Ne olduğunu anlayınca tüylerim diken diken oldu. Öğrenmiş oldum ki 13 Mart'ta vizyona girecek 3D filmde, U2'nun 2006 yılındaki "Vertigo" konser turundan alınmış, 3 boyutlu kamerelarla çekilmiş kayıtları izleyeceksiniz ve iddiaya göre Bono burnumuzun dibinde olacak.. Belki bir avuntu olarak izleyip şarkılarına eşlik etmek güzel bir fikir.. Düşünmesi heyecan verici. Gideceğiz ve göreceğiz.. 

Detayı buradan öğrenebilirsiniz...

Wednesday, February 4, 2009

1 Kadın 1 Erkek


Bir iki ay önce Digiturk'un Turkmax kanalında tesadüfen rastladığım bir program var : "1 kadın 1 erkek". Demet Evgar ve Emre Karayel'in rolleri paylaştığı, minik minik skeçlerden oluşan, çok uzun süreli olmayan başarılı bir yapım. Bazı skeçleri sadece tebessüm ederek, bazı skeçleri ise kahkahalarla izliyosunuz.


Konu çok basit; 4 yıldır birlikte olan nişanlı bir çift var ve siz bu çiftin çeşitli olay ve durumlardaki diyaloglarına şahit oluyorsunuz. Emre Karayel de oldukça başarılı ama Demet Evgar'ın mimikleri, ses tonu, tipi inanılmaz bir uyum göstermiş, bu kadar uyamazdı belki de bir başkası. Kostümler ve dekorlar gayet başarılı. Kadın erkek ilişkisini anlattığından -zaten olduğunu bildiğimiz- cinsellik doğal haliyle yansıtılıyor, aman millet ne der diyerek saçma sapan şeyler gizlenmemiş ya da dikkat çekelim diyerek yapayca gözümüze sokulmamış.


Aklınıza gelebilecek her türlü diyalog mevcut, telefonda banyoda, mutfakta, alışverişte, psikologda... İlişkilerde mevzu bitmeyeceği için bu yapımın da beslendiği çok kuvvetli malzemeler var. Skeçler kısa kısa olduğundan takibi oldukça kolay. Jenerik girdiğinde bile arada bir donup skeçlere minik minik devam ediliyor ve televizyon karşısında reklam girene kadar şüpheyle bekliyorsunuz :)


Bu yapım, yurt dışından Türkiye'ye uyarlanmış, birçok Avrupa ülkesinde ülkeye has varyasyonlarla gösterilmiş ve ciddi izleyici kitlesine sahip olmuş bir yapım ve Türk versiyonunu da çok güzel uyarlamışlar, birçok Türk uyarlamalı abidik gubidik programa göre son derece kaliteli ve eğlenceli. Kesinlikle izlemenizi tavsiye ediyorum ve Digiturk'um yok, ya da kısaca bir bakıyım diyenlere de bir iyilik buradan sizlere sunuyorum...



P.S: Umarım gördüğü rağbet yüzünden ulasal kanalların prime time kısmına düşmez, çünkü bu sansürleneceği anlamına gelir ki ne tadı kalır ne tuzu ondan sonra.. Ya da bi süre sonra DVD'si çıksın..

Tuesday, December 23, 2008

Sonsuz yazı

Issız adam adlı filmin etkisiyle uzun süredir sinemaya gitmiyoruz. Ben zaten tuhaf bir yargılama sistemi olan bir şahıs olduğumdan kelli, sinema denen şeyi izlerken genelde ters yorumlar yapıp benle izleyen kişilerin asabını bozuyorum. Ne bilim, bir adamın rol kesmesini beğenmiyorum, bir repliğe takılıyorum, 2 saat onu yorumluyorum falan. Kötü bir huy, adamın keyif almasını engelliyor. Ama bir filmi çok sevdim mi de, tam severim. :) Issız Adam'da öyle oldu mesela. Filmin doğallığı sayesinde hiçbirşeye uyuz olmadan, müthiş bir mutluluk ile izledim filmi. Sonrasında Arog falan geldi ama gidemedik, çok da komik değilmiş galiba.

Çok uzun zamandır blog yazmıyoruz, blog okuyoruz ama blog yazmıyoruz. Hayatımızın bir parçası oldu blog, onsuz yapamıyoruz. Ama bazen blog yazmak için blogu sevmekten daha da fazlası gerekiyor. Sonuçta kendinizle veya başka birşeyle alakalı bir yazı yazıyorsunuz. Biraz da havanızın yerinde olması gerekiyor herhalde. Ne bileyim.

Bak Dutchman öyle mi, adam her daim yazıyor, bizim siteye de dadanmış saolsun, bol bol okumuş bizim siteyi. Her sabah açıyorum Dutchman'i. Biraz okuyorum, kalanını öğlen yemeği sonrasına bırakıyorum, hemen bitmesin diye. :)

Merak edenler:


Yine EVE-Online'a dadandık bu aralar. Batu da başlıyor bu hafta itibariyle. Müthiş savaşlar dönüyor ve kardeşiniz listelerde epeyce yukarılara tırmanmış durumda. Bakın göstereyim.

Bu resimden ne anlayacam diyenler için kısa bir özet çakayim. Eve-Online insanların yaratılmış bir evrende, çeşitli sistemlerde, uzay gemilerine sahip olabileceği ve birbirleri ile çeşitli amaçlar uğruna çok büyük savaşlar yapabilecekleri, tamamen taktik ve ekonomi üzerine dayalı bir savaş oyunudur. 100 vs 100, 250 vs 250 falan savaşları vardır ve Fleet Commander'lar yönetiminde yapılırlar. Bu battlefieldlerde savaşlar saatler de sürebilir, sadece birkaç dakika da sürebilir. Oyna oyna bitmez. 4 seneye yakın zamandır oynuyorum. Arada bir bıraktım 5-6 aylığına ama bak dönüşüm muhteşem oldu.

Ayrıntılar için:

EVE-Online

Yazıyı yazıyordum ki fabrikada bir sürü aksak giden şey oldu. Ya bazen bir müşterinin ürününün başına öyle şeyler geliyor ki arka arkaya, bu Murhpy denen arkadaşın dediklerine inanmaya başlıyorum. Tanıyorsunuz değil mi kendisini? Bakın bunları demiş Murphy:

"If there's more than one possible outcome of a job or task, and one of those outcomes will result in disaster or an undesirable consequence, then somebody will do it that way."

"Whatever can go wrong, will go wrong, and at the worst possible time, in the worst possible way."

"If anything can go wrong, it will."


Saygılarımla.

Saturday, December 6, 2008

Başyapıt


Tüm zamanların çekilmiş en ama en iyi Türk filmi. Tamamen doğal, özentilikten uzak, harika oyuncularla dolu, dünya çapında bir film. İzledikten 1 gün sonra bile halen etkisindeyim. Sömürü yapmadan ve kesinlikle aşırıya kaçmadan, bir aşk hikayesinin bu kadar iyi anlatıldığı bir filmi bir Türk yönetmenin çekmiş olması beni inanılmaz sevindirdi ve umutlandırdı. N'olur gidin, n'olur.


Çok uzun uzun konuştuk biz filmden çıktıktan sonra. Düşündükçe yeni şeyler bulduk filmde. Muhteşem bir sonu vardı filmin, ben burda satırlarca yazarım. Ama yazma yeteneğim kısıtlı olduğu için pası sevgili karıcım Tubik'e atıyorum. :)


O istediği gibi yorumlasın filmi.


Saturday, November 15, 2008

Mustafa




Başta planımız filmi direk yayınlandığı gün görmekti.. Ancak yapamadık. Sevgilim işten geç çıktığı için ne Bağdat Caddesi'ndeki yürüyüşe katılabildik, ne filmi izleyebildik.. Ben ancak tüm tanıdıklara Cumhuriyet Bayramı'nı kutlayacak mesajlar atabildim... Filmi bizden önce izleme şansı bulanlar, bir de baktım ki zehir zemberek yorumları ile bu çarpıcı çıkışlı filmi eleştiriyordu. Mail adresime sürekli o köşe yazarının yazdığı yazı farklı kişiler tarafından gönderiliyordu. Şaşırdım. İşin enteresan tarafı aradan birkaç gün geçmesine rağmen biz hala çeşitli sebeplerle görememiştik ve her geçen gün daha da kötü şeyler duyuyordum. Can Dündar böyle birşey yapabilir miydi? Sarızeybek'i yapmış, senelerce Atatürk'ün ne kadar büyük bir lider olduğunu anlatmış bu adam, sonunda çıkıp Atatürk'ü sarhoş, alkolik, kadından başka birşey düşünmeyen, diktatör, yalancı, korkak gibi gösterebilir miydi? İnanasım gelmedi.


Zannetmeyin ki bu yazının devamı "Ne yazık ki Can Dündar bunu yapmış" olacak..


Daha filmi izlemeden Cenk ile tartışmaya başlamıştık bile. Cenk herşeyi olduğu gibi Atatürk'ü de radikal taraflarından göstermek çabasında olanlara duyduğu sinirden, bense artık farklı açılardan da bu büyük liderin değerlendirilmesi gerektiğinden, bir parça daha ete kemiğe büründürülmesi, birşeyleri başarmamız için kendimize duymamız gereken güvene, Atatürk'ün de bizim gibi zaafları olduğunu görerek sahip olabileceğimize olan inancımdan dem vurdum.
Konu artık bloglara da taşınmıştı. Atatürk'e olan sevgi ve saygılarından, Atatürk'ün modernite anlayışına sağdık olduklarından, benden çok daha fazla tarih ve Atatürk bilgisine sahip olmalarından bir damla şüphe duymadığım Tanya ve Ersin Abi'nin yazdıkları, onlar vasıtası ile okuduğum biyonik kedi'nin görüşleri, benim filmi gördükten sonra hissetmeyi tasarladığım duygu ve düşüncelerin tamamen zıttı yazılar yazmışlardı. Film henüz izlememiş kişiler tarafından bile olumlu ya da olumsuz eleştiriliyordu. Tarih bilgisine sonsuz güvendiğim ve değer verdiğim saygı değer kayınpederimle de konuyu tartıştım.. O da izlememişti ve insanların parmak bastıkları noktalarda haklı olduklarını, bazı cümlelerin özellikle seçilmiş olabileceğini, hassas konularda kelimelerin ucu açık bırakıldığını söyledi.. Tarihsel süreçte olayların nasıl gerçekleştiğini anlattı.... Genç Bakış'ta Can Dündar'ın savunmasını izledim ki bana göre böyle bir filmin savunmaya ihtiyacı kalmamalıydı. Okumuş etmiş, modern ailelerin çocukları olan, dogmatik düşünmenin insana zarardan başka birşey sağlamayacağını öğrenmiş olması gereken üniversite öğrencileri son derece dogmatik açıklamalarla filmi eleştiriyorlardı. İçlerinden okulun Atatürkçü Düşünce Derneği'nin başkanı olan biri "Atatürk içimizde!" den başka söyleyecek laf bulamamış, bu cümleden sonra da alkış beklemişti. Yine de kendimi tutarak ne sevgili Tanya'nın, ne saygı değer Ersin Abi'nin, ne biyonik kedi'nin yazılarına yorum yazmadım.


Filmi bugün izledim ve bu hakkı artık kendimde buluyorum.


Öncelikle şunu söylemeliyim ki, ne 2. Cumhuriyetçiler ne de Rokoko Entellektüelleri olarak anılan bir grup insanın düşünce ve inançlarını paylaşmıyor, ortak bir payda kendimde göremiyorum. Atatürk'ün korkusuz bir asker, dahi bir devrimci, karizmatik ve gelmiş geçmiş en büyük lider olması ile ilgili sonsuz bir inancım ve hayranlığım var.


Ancak, filmde eleştirilmesi gereken noktalar olduğu gibi, övülmesi gereken taraflar da olduğuna inanıyorum. Aynı zamanda eleştirilen noktaların da çokça abartılı olduğunu düşünüyorum..


Malum köşe yazarının iddiasına göre, Atatürk'ün savaş hünerleri 1 dakika, kadınlara düşkünlüğü 15 dakika yer bulmuş. Yalan! Film boyunca Atatürk'ün nasıl taktiklerle savaşları planladığı, askerlerine cesaret verebilmek için hepsinin önünden savaşa girip başlattığı, reformları ve cumhuriyetin 5 temel maddesini seneler önceden planladığını, memleket beş parasızken, müthiş bir dış politika güderek, Ruslardan yardım sağlayıp yaraya merhem olduğunu, cumhuriyetin 10. yılını kutlarken bile onu kutlayan kalabalığa bakıp kendisine sorulan soruya "Hiç heyecan duymuyorum, şu an bizi göklere çıkartan bu millet, bir gün yerden yere vurabilir." diyerek tam 70 sene sonrasının (malumunuz %50 si oy verdi memleketin) durumunu görebildiğini, hayaller kurduğunu ve bu hayalleri gerçekleştirmek için zorlamadığı kapı kalmadığını, savaşın ne kadar acımasız olduğunu (hiç görme şansımın olmadığı video görüntüleri ile), okullarda öğretilmesi için bir kitap yazdığını ancak bu kitabın hiç okutulmadığını, kadın düşkünlüğünden ziyade kadınları koyduğu yerin, şu anda bizlerin olduğu yerden çok daha yüksekte olduğunu, Bulgaristan Kralı karşısına ilk defa çıkışında Yeniçeri Kostümü giyecek kadar iddialı ve kendine güvenen bir insan olduğunu görme fırsatım oldu.


Atatürk karanlıktan korktuğu için mumsuz yatamazmış. Yalan! Diyor ki "Paramız yok.. Mum alacak paramız yok.." Yaverinden birşey bulmasını rica etmiş. " Ben karanlıkta yatamam" diyerek. Korkma ibaresi yok.. Hiçbirşey yok.. Suratımızda özlemle dolu bir gülümseme var. Başka hiçbirşey yok. Anneannemin yanağını okşayan, duygusu olan sevgili büyük önderin, ulaşılabilir, sıcaklığı hissedilebilir olmasının ve o fırsatı 60 sene sonra doğarak kaçırmış olmamın özlemi var.


Atatürk toz bulutunu görmüş, işgalci kuuvetler zannetmiş, korkmuş.. Yalan! Diyor ki "Atatürk, askerliği bırakıp devlet kurmak adına faaliyete geçmek adına Ankara'ya geldikten sonra, Ankara'ya yaklaşan işgalci kuvvetler var. Ortalık gergin, her an herşey olabilir" Bir liderin her türlü ihtimali düşünme ve her türlü ihtimale karşı tetikte bulunması normal değil de nedir? Burada savaşın gerçekliği, insanı paronayak yapacak düzeeyde ciddi bir mevzu oluşu var..


Atatürk dinsizmiş. Yalan! Trablusgarp'tan yazdığı mektuplarda hep yaratanın evlerdiği koşullar altında birşeyleri başarabilmesinden bahsediyor. Büyük bir deha ile, çokça karşı çıktığı dinin devlet işlerine karışması durumuna rağmen, halkı çekebilmek, meclise, cumhuriyete olan güvenini sağlamak için onların inancına saygı duyarak meclisi cuma günü dualarla açıyor.


Atatürk diktatörmüş. Kısmen yalan! Hakkı hukuku, adaleti, kuralı yüzyıllarca hacılarda hocalarda aramayı ezberlemiş bir milletin, modernleşmesi, çarşafı bırakıp kolsuz elbiseler giymesini ancak dikta ederek gerçekleştirebiliyor. Dikta etmeyi, demokratik bir cumhuriyet oluşturmak için araç olarak kullanacak kadar keskin bir zekaya sahip oluşu var burada Atatürk'ün..


Atatürk yalnızmış. Doğru! Suratına her sene yeni bir botoks yaptırıp o parti senin bu davet benim gezen manevi kızı, benim gözle görebildiğim hiç bir katkı sağlamamışken Atatürk'ün daha iyi anlaşılmasına, çıkıp da " Atatürk yalnız değildi, etrafında sürekli insanlar vardı, Türk halkı vardı" derse ben bu açıklamayı tatmin edici bulmam. Elbette ki Türk halkı vardı. Ancak ömrünü, hayalini kurduğu bağımsız Türk Devleti'ni oluşturmaya adamış, müthiç bir zeka ve dahilik ile kimsenin öngöremediği birçok şeyi öngörmüş bir insanın duygulaını, arzularını tam olarak anlatamaması, anlaşılamaması bir yalnızlık değil midir başlı başına? Burada yalnızlıkla kastedilenin ne olduğu çok önemli.


Vahdettin Atarük'e demiş ki bu ülkeyi sen kurtarabilirsin. Yalan! Diyor ki " Git bu devleti kurtar". Vahdettin hassas, tartışılan bir konu, böyle bir yaşamın kısa kısa irdelendiği bir belgesele sıkıştırılamayacak bir konu ancak art niyet aramak da art niyetli bir davranış gibi geliyor. Tıpkı ilkokulda yedi dayağın intikamını alma ibaresi gibi. Art niyet arayamıyorum ancak bu kadar profesyonel bir belgeselcinin acemi bir hatası olabilir diye düşünüyorum.


Atatürk alkolikmiş. Varsın olsun! Diyor ki Fransız basını "Baloya, gece hayatına, alkole, zevke düşkün olması, bu liderin büyük bir ulus kurmasına engel olmadı!" Bunu Fransız kabul etmişken bizim göremiyor olmamız, olumsuz olabilecek noktalara rağmen asıl idealini gerçekleştirirken hiçbir zaafının etkisinde kalmamayı başarmış bir lideri bu haliyle kabul edip örnek almamak neden?




Çocukluğumda tarih derslerinde Atatürk'ün üstün başarılarını öğrenirken, her zaman ama her zaman şunu düşündüm. " Ne yazık, Atatürk o kadar ulaşılmaz, o kadar mükemmel, o kadar doğru, o kadar o kadar ki, bir daha asla onun yerine biri gelmeyecek ve bu ülke yeniden kurtarılamayacak!" Bir çocuk için bu ne demek biliyor musunuz? Şimdiki gibi kendi de dahil, bütün yaşıtlarının, bunu bir ütopya olarak görmesi, bu ütopyanın zaten hiçbir şekilde gerçek olamayacağı için politikadan uzak, kendi halinde yetişmesi, büyük hedefleri olmaması demek.


Benim bugün izlediğim Atatürk gerçekti. Kahramanlığı, zekası, büyüklüğü kat kat büyüdü gözümde. Bizden yaşça büyüklerimizin tecrübesi elbet bizden fazla. Bizim göremediğimiz hassasiyette konuları değerlendirebiliyor ve eleştirebiliyorlar. Ancak bizden saklanan o kadar çok nokta var ki bu eleştirilere rağmen bu film bize birşeyler öğretti. Unuttuğumuz ve asıl hatırlamakla yükümlü olduğumuz birçok noktayı hatırlattı. Tıpkı Atatürk'ün veda yazısındaki gibi..


"Beni hatırlayınız.."


Beni unutmayınız değil.. Atatürk zaten birçok konuda unutulacağını ve unutturulacağını biliyordu.. O hatırlanmayı temenni etti..


Bana kalırsa bu filmin bir başka katkısı Atatürk'ün tartışılabileceğini, tartışılması ve daha çok öğrenilmesi gerektiğini bir parça anlatmış oldu bizlere.


Bu kadar çok sayıdaki acımasız eleştiriye bir çift sözüm olacak. Bazılarını cidden çarpıtılmış, magazin basını gibi üç beş cümle seçip oradan bıçağı vurduklarını düşünüyorum.


En önemlisi bu film için yobaz kesimin " Bakın sizin atanız alkolikti, kadın kız düşkünüydü, hede hödö idi.." demesini beklerken, bizlerin bu kelimeleri dillendirip telaffuz etmesi, onu böyle kabul edememesi, etmek istememesi, beni biraz endişelendiriyor. Çünkü Atatürk'ün bir anısı var;


İçki sofrasında görüntülenmenin sorun çıkartıp çıkartmayacağını soran bir yakınına şu cevabı veriyor Atatürk:


" Beni içki içerken, sarhoş da görsünler.. Benim tüm kötü huylarımı da bilsinler.. Bir gün gelip başkaları sizin atanız sarhoştu, şöyle kötüydü böyle kötüydü derlerse " Onu biliyoruz bilmediğimiz birşeyini söyle!" diyebilir, beni savunabilirler."


Film bazı konularda çok hassas olduğumuz bir döbemde bu şekilde işlenmemeliydi diyor bazı yorumlar. Can Dündar'ın dediği gibi Türkiye'nin hassas olmadığı bir dönem oldu mu? Peki hep bekleyerek mi geçecek ömrümüz, zamanı ne zaman gelecek?


Ha film mükemmel miydi? Hayır. Bazı sahneler, fazla kopuktu, bir anda dönem ve konu değişiyordu ve insanda birşeyleri kaçırmış hissi uyandırıyor, bu da bütünü etkiliyordu. Atatürk'ün yalnızlığından gereğinden fazla bahsedilmişti, yalnız olmadığından değil, sıkmaya başladığından, Hatay meselesine bir parça daha detay verilebilirdi, görevleri önceye göre pasifleşmiş bir Cumhurbaşkanı için önemli bir faaliyetti ve daha fazla vurgulanmalıydı. Müzikler genel olarak güzel olmasına rağmen, sondaki şarkının sözleri tam anlaşılmadığından yanlış anlaşılmasına elverişli bir hal almış ve güzel de değildi, Goran Bregoviç'ten daha iyi bir çalışma beklerdim.


Muhtemelen daha olgun yaşlarımda olsaydım daha fazla eleştirebilecek şey bulurdum. Ancak benim dönemime göre ideal bir film, özellikle de başka hiçbir çalışmanın yapılmadığı bir dönemde. İnsanlar çocuklarını getirmeli mi bilemem. Ben çocukluğumdan beri biliyorum Atatürk'ün içki ve sigara içtiğini. Bende travmatik bir etki yaratmadı hiçbir zaman. Ancak ailelerin takdiridir. İzletin de diyemem açıkçası, çünkü ilk etapta daha farklı hikayeler öğrenmeli, zaafların olabileceğini idrak edebilecekleri yaşlarda görmeliler belki de bu yönlerini.


Ben filmden keyif alarak, ne kadar şanslı bir toplumun parçası olduğumu, Atatürk'ün inanılmaz bir asker, lider, devrimci, reformcu olduğunu pekiştirerek, hayranlığımı kat kat katlayarak, ütopya değil örnek görerek çıktım filmden. Bilmenizi isterim ki ne Can Dündar'ı ne de başka birşeyi savunuyorum. Paylştıklarım sadece benim filmden aldığım duygulardır, ben almam gerekeni aldığıma inanıyorum, benim dışımdaki insanlar bunu almadıysa muhakkak ki yönetmenin eksiklikleri olduğundandır.


Naçizane görüşlerim bunlardır.





Tuesday, November 4, 2008

F.R.I.E.N.D.S


Bu aralar en sevdiğimiz aktivite sevgili Aykut'tan aldığımız Friends DVD'leri. Taaa ilk bölümünden başlayan bu DVD'lerde karakterlerin olgunlaşmasından tutun da, ilk yayınlandığı dönemin korkunç modasının sona ermesi (göbeği açık tshirtler, şort etekler falan gibi), tiplerin güzelleşmesi falan gibi şeylere şahit olmak çok zevkli. Herşeyi bırakın, günde sizi sadece 20 dakika bir konu hakkında güldüren birşey oluyor hayatınızda... Zaten bir süre sonra bağımlılık yapıyor ve o 20 dakika yetmiyor, bir bakmışsınız 4-5 bölüm geçivermiş bir akşamda..

Kesinlikle ve kesinlikle günün stresini aşmanız için birebir olan bu tatlı diziyi izlemenizi önerir, mısır patlaksız izleyene hakkımı helal etmeyeceğimi belirtmek isterim.

Tuesday, October 28, 2008

V for Vendetta

V for Vendetta'nın IMDB puanı 8.2. Bence 10 bile hak eden bir film ama tabi bu 8.2 161bin kişi tarafından verilen ortalama puan. Bu film nerden aklına geldi diyorsanız Hugo Weaving'in canlandırdığı V karakterinin meşhur sözünü yazayim size, hemen bir bağlantı kurarsınız zaten.


"Ideas are bulletproof."


Akşama hemen bu filmi izleyin. Aslında memleketimizin, bu filmin küçük bir kopyası olduğunu hissedeceksiniz.

Tuesday, July 22, 2008

CMYLMZ


Bana gösterinin DVD'sini izlemediğinizi söylemeyin olur mu? 5 kez falan seyrettik ve sonuncusunda bile hala gülüyorduk.






Cem Yılmaz hem bildiğiniz Cem Yılmaz hem de değil. Ne demek bu diyenlere şöyle bir örnek vereyim. Bundan 4 sene önce gösterisini canlı olarak izleme fırsatım olmuştu. Şunu söylemeliyim ki o zamandan bu zamana kat ettiği yol, başlangıçta da birkaç basamak yukarıda başladığını göz önünde tutarsak kolaya kaçıp azla yetinmek yerine daha çok çalışıp kendini geliştirmek olarak geçmiş ve ciddi bir ilerleme göstermiş. Zaten iyiydi ve başarılıydı Cem Yılmaz. Ama bu DVD'de dikkatle izleyen tüm tanıdıklarım aşağı yukarı aynı yorumu yaptılar. Sahnede görülen kişi çıkıp, espiri yapıp inen bir kişi değil, sanki senelerin tiyatro oyuncusu. O el hareketleri, çıkarttığı sesler, hikayelerindeki karakterlere bürünüşü... Kendini çok geliştirmiş.





Sadece konuşarak yaptığı mizah değil bedeniyle sunmakta olduğu oyuna bu sefer daha fazla hayran kaldığımı belirtmek istiyorum ancak bana bunda Hokkabaz filminin katkısı varmış gibi geldi. Okuduğum röportajında filmden önce aldığını söylediği yoğun dersler filmle kalmamış etkisini kişisel gösterilerinde de sürdürmüş demek ki.

Ben zaten Hokkabaz'ı acımasızca eleştiren kesimi de anlamamıştım. Evet film Oscar'lık değildi belki ama ben gayet eğlendiğimi ve beğendiğimi hatırlıyorum. Cem Yılmaz'ın dediği gibi G.O.R.A'yı çok küfürlü diye eleştirenler, küfürsüz Hokkabaz'ı da eleştirdiler. Hokkabaz'ın da zaten gülmekten yerlere yatırayım diye bir amacı yoktu bence.. İnsanların yüzünde tebessüm yaratıp az biraz da hüzünlenmesini sağlayarak masum bir film yapmaktı bence amaç ki eğer dediğim gibiyse taş yerine oturmuştu.

Lafı fazla uzatmıcam. Son zamanlarda TV'de sıkça gördüğümüz reklamlarının haricinde genel olarak çok çok başarılı olduğunu düşünüyorum Cem Yılmaz'ın. Reklam filmi ile ilgili de çok bişey söylemeye gerek yok, herkes para kazanmak için çeşitli önemli ya da önemsiz işler yapabilir. Aydemir Akbaş da porno filmde oynamış ne var yani.



Diyeceğim odur ki Cem Yılmaz'ın CMYLMZ gösterisinin DVD'sini almanızı canı gönülden önermekteyim ve orjinalini alarak ekstralardan mahrum kalmamanızı önermekteyim.




Monday, July 21, 2008

Wedding daze






Evde boş boş otururken bir pazar akşamı nasıl değerlendirilir diye düşündüm ve film seyretme fikri aklıma geldi.. Evet haklısınız, insanların çoğu evdeki boş vakitlerini film izleyerek geçirdiğinden, bu aktivitenin akıllarına gelmesi için çok düşünmeye gerek kalmıyordur muhakkak. Ancak durum bizim pembe panjurlu yuvamızda böyle değil ne yazık ki! Cenk'in yaşam alanı bilgisayar sandalyesiyle x-box koltuğu arasında konuşlandığı ve bu alanın sadece 1 metrekarelik bir alan olduğunu göz önünde bulundurursak ne demek istediğimi daha iyi anlayacağınızı düşünüyorum..


Sonuç olarak elimizdeki alternatiflere baktık ve "Ölü ozanlar derneği" ile daha önce izlemiş olduğumuz "Wedding Daze" arasında gittik geldik. Ölü ozanlar derneği biraz uzun ve zahmetli olur diye düşünerek, daha önce izlediğimizi unuttuğumuz Wedding Daze'i x-box'a yerleştirdik. Elimizde olsa kediyi bile x-box üzerinden besliycez ama bu bambaşka bir konu olduğu için sizleri baymamak adına, başka bir yazıya diyerek pas geçiyorum.


Filmi başlattıktan bir kaç saniye sonra filmi izlediğimizi hatırladık ama mısırlar patlatılmıştı ve elbette ki artık çok geçti.


Tür, romantik komedi. Ama şunu söylemeliyim ki film ne çok romantik, ne de çok komik.. Öylesine bir film ve biz de öylesine seyrettik zaten. İtiraf etmeliyim ki bu yazıyı yazmadan önce film ile ilgili ekşi sözlükte bir araştırma yaptım ve herkesin nefret ettiğini gördüm, sonrasında da filmle ilgili görüşlerim bir parça negatif yönde değişti. Ben zaten lokantada menüye bile zor karar veriyorum, kalabalıklık oranına göre sipariş edilen yemekler çeşitlendikçe onunkinden mi yesem bununkinden mi diye diye 3 saat bekletiyorum garsonu ayakta..


Başrollerde American Pie'dan hatırlayacağınız Jason Biggs ve Scooby-Doo, Wedding Crashers gibi filmlerde oynamış Isla Fisher oynuyor. Cenk Isla Fisher'ın oyunculuğunu pek beğenmedi ama Jason Biggs doğasında yer alan sempatikliği bu filmde de yeterli düzeyde gösteriyor diyebilirim.


Hikaye şu şekilde başlıyor;
Delikanı saçma sapan bir kostümle kız arkadaşına sürpriz bir evlenme teklifi yapmaya çalışırken (ne saçma bi cümle bu) kız kalbine yenik düşüp ölüverir. Çocuk 1 sene bunaımdan çıkamaz. Bir gün bir lokantada çocukluk arkadaşı ile otururlarken, arkadaşının artık birileriyle tanışması gerektiği yönündeki ısrarlarına biranda servis yapan garson kıza evlenme teklif ederek cevap verir ve kız da kabul eder. Sonrasında çocuğun evlilik sürecinde eski sevgilisini unutamaması gibi durumlar, birbirinden tuhaf ebeveynerle tanışmalar gibi olaylar meydana gelir. Ve böyle sürer gider.


Filmde komedi unsuru olarak kullanılan öğeler komiklik açısından pek yeterli değil. Film boyunca bir kez olsun kahkaha atmıyorsunuz. Ama boş vaktiniz varsa, elinizde de alternatif yoksa izleyebilirsiniz, sizi sıkıntıdan bayacak bir film değil. Zaten çok da uzun süren bir film değil, 91 dakikada derdini anlatıyor. Ancak yüksek beklentilerle TV karşısına geçerseniz üzülürsünüz bunu bilin..


Filmle ilgili söylenecekler bunlar.. Biraz fazla mısır patlağı yemişim, siz dozunda bırakın...

Monday, June 2, 2008

Sex and the City


Gittim, gördüm ve paylaşıyorum..

Hazır mısınız?

Öncelikle şunu söylemeliyim ki hiç bir zaman Sex and the City fanatiği olmadım.. Hatta doğru dürüst dizisini seyrettiğim bile söylenemez. Digiturk'te karşıma çıktıkça izliyorum.. Zaten takip ettiğim 2-3 tane kanal var, onlar da Comedymax, E!Entertainment falan.. Beni coni olarak görmeyin ama Türk kanallarına tahammül sınırım giderek azaldı ve kendimi Amerikan rüyasının boşluğunda buldum.. Sex and the City de yorgun geçen bir günün ardından,kafamı herhangi birşeye yormak istemeyerek izlediğim bu Amerikan kanallarında karşıma çıkan bir dizi oldu ve ilişkimiz belli bir mesafe çerçevesinde devam etti.

İş yerinden arkadaşlarımla pazartesi kız gecesi düzenleme fikri sonrasında bu filme gittik ve açıkçası kötü zaman geçirdiğimi söyleyemem..






Film genel olarak dizinin az biraz uzun versiyonu gibiydi. Hatta oldukça uzun bir versiyonu gibiydi çünkü 19:00'da başlayan film 21:30'da sona erdi. Kostümler herkesin sağda solda okuyabileceği gibi oldukça önplandaydı ama zevkli ve iştah açıcı olduğunu söylemek yerinde olur. Ayrıca insanın (daha çok kadınların) içinde var olan ama ep bastırmaya çalıştıkları uçuk giyim şekilleri, izlerken "ahhhh" çekilmesine sebep oldu ve belirtmeliyim ki karakterlerin özellikle de Samantha'nın 50 yaşına basmasına rağmen sahip olduğu taş gibi vücutlar sebbeiyle de şu anda bunalımdayım. Yine de mısır patlağı yerken iştahım kapanmadı o ayrı.. Zaten sanırım sorun da burada :)


Dizide tüm karakterler daha baskın ve acımasız görünürken, filmde daha çok sevgi çemberi oluşturulmuştu. Kadınların çeşitli rekabet, hırs gibi iç güdülerinden dolayı arkadaşlıklarının uzun sürmemesine rağmen bu insanların nasıl olup da birbirlerine karşı bu kadar açık, sadık ve dürüst olabilmelerini aklım pek almadı.


Normalde klasik düğün dernek mevzularına çok sıcak bakan bir insan olmamama rağmen, kısa süre önce son derece standart ölçülerde ama yine de çok çok güzel ve özel bir şekilde gelin olan bir kişi olarak Carrie'nin (hani şu baş karakter ve yazar olan şahıs) gelinliğine öldüm bittim. Özellikle de kafasındaki turkuaz renkteki kocaman tüye! Ki sonradan bunun bir kuş olduğunu öğreniyorsunuz :)

Filmden elbette ki inanılmaz bir sosyal mesaj çıkmıyor (öyle bir beklentisi olan var mı? canımmmm ) . Ama gerek sevgililer, gerekse arkadaşlar arasındaki ikili ilişkilere samimi bir bakış attığını söyleyebilirim. Hoş sosyal mesaj vermiyor dediysem o akdar da değil.. Filmin bir yerinde kürklere karşı eylem yapan bir grup insan ve olağanca kürküyle karşılarına çıkan Samantha oldukça komikti.

Salondaki seyircilerin %99,9'u kadındı. Gördüğüm kadarıyla sadece bir bey vardı ve zannedersem o da eşini yanlız bırakmamak için gelmişti :) Onun dışında (kimseyi inancına göre yargılama huyum yoktur ) başörtülü seyirci görmek bu film için bana garip geldi. Çünkü kimilerinin inancına göre seksten zevk almak ve bunu izlemek günah ya da ahlaksızlık sayılacak işlerdir. Bu filmin içeriğinde bol bol seks konusunun işleneceğini bilmemek de ya kör cahillik, ya da bile bile gelip tezat oluşturmaktır.

Biz filmi Marks&Spencer'ın üst katındaki sinemada izledik. Belirtmem gerekir ki son derece bakımsız bir yer. Filmi izlerken arkamızdaki hoperlör (doğru mu yazdım?) patladı ve cik cik sesler çıkarttı uzunca bir süre. Sonrasında da alakasız bir kızartma kokusu salonu sardı.

Herşeyi bırakırsak, bana kalırsa Sex and the City fanatikleri bu filme bayılacak. Sex and the City'ye pek yakın durmayanlar da boş zaman geçirmek isterlerse keyif alacaklar gibi geliyor.

Gidecekler için şimdiden iyi seyirler dilerim...


Monday, May 14, 2007

Son zamanlardan seçmeler, derlemeler

Geçenlerde (2-3 hafta önce) şöyle bir şey oldu. Dolu dolu bir haftasonu geçirdik ve şu an düşündüğümde o kadar çok şeyi nasıl o kısıtlı zamana sığdırdık hiç bilemiyorum. O güzel ve yoğun haftasonunun ardından ofiste ayırabildiğim kısa bir süreyi uzun ve kapsamlı bir blog yazarak geçirfim.. Kronolojik sıralamayla ve bu sıralamaya uygun resimlerle gerçekten güzel bir blog yazdım. Herşey çok güzeldi. Ta ki son resimlerden birini (Cenk'in Gökmen'in kafasını öptüğü o komik resim) yapıştırmaya çalışana kadar.. Sen bir saat uğraş, çok güzel şeyler hazırla ve silinsin! Bir daha da geri getireme! İşte o andan itibaren ben bu sayfalara biraz küskün biraz yabancıyım çok sevgili blog severler. Yazdıklarım hep yarım, içimde bir huzursuzluk, iflah olmaz bir depresifim artık. Ama yılmıyorum. O blog yazısında olduğu gibi sistematik ve dolu dolu olmasa da neler yaptık neler ettik, neler yedik aklıma geldikçe bugünkü bloguma koyacağım ve bu talihsiz gidişe bir dur demek için yırtınacağım... Buyrun...
.......................





Geçtiğimiz hafta Aykut devrenin doğum gününü kutladık. Mekan Ulus 29. Girdiğiniz andan itibaren farklı bir hava seziyosunuz. Ağırlıklı olarak turistler var. Loca gibi bir yer yapılmış, bir kısmı ayakta bir kısmı oturan misafirler menüden seçtiklerini mideye indiriyorlar. Büyük tarafı daha restoran havasında. Ayrı bir de çılgınlar gibi dans etme, hoplama, zıplama ünitesi mevcut. Belli bir saatten sonra ağzına kadar doluyor, bu kısma erken gidilmesi tavsiye olunur. Loca denebilecek mekanda sanıyorum Aykut'un arkadaşı Sevinç'in sayesinde oturabileceğimiz en güzel yere oturduk ve İstanbul'u bir güzel seyrettik. Sevgili telefonumun gece kaprisleri yüzünden manzarayı hafif flu, hafif kaymış bir şekilde ölümsüzleştirebildim. Kusuruma bakmayın. Yemekler lezzetli diyebiliriz. Menü'nün çok hareketli, çok seçenekli olduğunu söyleyemem. Ve gelen yemeklere biçilen fiyatlar anormal düzeylerde. İçki fiyatları normal. Tok gitmeniz tavsiye olunur, ya da giderken cüzdanı doldurmanız da bir alternatif sayılabilir. Yakın tarihlerde 360'a gittik ve orayla mukayese edersek manzara ve eğlence bakımından Ulus 29 çok daha etkileyici ancak menü çeşitliliği, lezzet ve fiyat optimizasyonu göz önünde bulundurulduğunda 360 çok çok daha önde bana göre. 360'da Asma Yaprağında Çupra yiyin.. Yiyin de yemek nasıl oluyormuş görün... Ve fakat, doğum günü çok eğlenceli geçti, özellikle son saatlerinde Cenk'in çılgın dans figürleri, Aykut'un babyface özelliği, Ece ve Sevinç'in bitmek bilmeyen enerjisi sayesinde, zorla girebildiğimiz o bar kısmında uzun zamandır yapamadığımız kadar eğlendik. Çok güzel bir akşamdı. Medyatik konuklarımızdan bahsetmek istemiyorum :)






.............................

Bir başka gün Sarıyer'de Selinom ve Halil'le gittiğimiz balıkçı Roke'nin hemen ertesindeki gün Cenk'in lise günü vardı. Strazburg (nasıl yazıldığı konusunda hiç fikrim yok) mudur, Struder (bu konuda da hiç fikrim yok) midir nedir.. Değişik bir tatlıları var. Ben yiyemedim. İlk başta şımarıklığımdan sonrasında da yana yana arayıp bulamayışımızdan yemedim. Bira içtik onun yerine. Cenk arkadaşlarını gördü, ben de bizim çocuk nerede okumuş, nerede büyümüş onu gördüm. Yer Avusturya Lisesi. Galata Kulesi'nin hemen arkası. Eskiden tımarhaneymiş ve orada anlatılan efsaneye göre (efsane olduğuna inanmak istiyorum) karşıdaki apartmanın üst katında (hastane oluyor orası da) yapılan ameliyatlar bizim çocukların binasının üst katlarından görülüp izlenebiliyormuş... Garip... Okul güzel.. Beğendim...



......................


Ve geçenlerde gittiğimiz o piknik.. Polonezköy'de Yeşilçam Doğa Restaurant diye bir piknik yeri. Kendin pişir kendin ye. Daha doğrusu Gökmen pişirsin sen ye... Alev, Ömür, Feri, Gökmen, ben, Cenk ve sonradan Halil ve Selinom gittik.. Deliler gibi yedik. Polis çevirmesi vardı, uslu uslu oturduk, hiç içmedik. Fiyatlar son derece makul düzeylerde. Etinizi gidip siz seçiyorsunuz, adamlar haızrlayıp getiriyorlar, salata da yapıyorlar, bir sürü şey yiyip içtikten sonra da yeni demlenmiş bir demlik çayı ateşin üzerine koyup gidiyorlar. Keyfine doyulmaz. Doyamayarak sonrasında caddeye gittik ve Kahve Dünyası'nda fondü yedik.. Finali de mutluluk kaynağım olan kırmızı babetlerimi satın alarak yaptım.. Fondü tezahüratları eşliğinde de evlerimize döndük. Tüm blogumu silmeme sebep olan o lanetli fotoğraf sizler için geliyor;



......................


Aykut devrenin doğum günü akabinde İstanbul'a geldiğinden beri götürmeyi planlayıp götüremediğimiz Sade Kahve'ye götürdük. Bilmeyenler ve öğrenmesi gerekenler için söylüyorum. Çok güzel!!!. Bebek'te.. Bebek'teki diğer kahvaltıcılardan çok daha ayrıcalıklı benim kalbimde. Yaz kış açık havada oturup o deniz kokusunu ve müthiş havayı solumak zorundasınız. Çeşitli tiyatro sanatçılarının isminin çivilendiği sandalyelere oturuyorsunuz ve hayal gücünüze göre bir direğin önünde durarak ister Ankara'ya isterseniz de Bratislava'ya gidebiliyorsunuz... Kaşarlı gözlemesi de sahanda peynirli yumurtası da, adından kelli Türk kahvesi de çok güzel... Yalnız bu gidişimizde şöyle birşey oldu. Normalde herşeyden beşer porsiyon yiyip hastanelik olma düzeyine gelirken bu gidişimizde hepimizde bir iştahsızlık bir yorgunluk vardı. Yemekler yarım kaldı.. Kendimize inanamadık Cenk'le.. Aykut da neye inanamadığımıza inanamadı. Ortaya şöyle bir sonuç çıktı; Aykut'un tercihi karışık menemen!!!




......................

Hangi güne takabül eder bilemiyorum. Örümcek Adam 3'e gittik Aykut, Cenk ve ben. Böyle fantastik filmlerden çok hoşlandığım söylenemez.. Spider Man'i de sırf film süresince çalan, çingene, dilenci ve çocukların söylediği "spiderman spiderman,..biik bik bik biiiikk spider man" şarkısından seviyorum.. Film, görüntüleri göz önünde bulundurulursa çok başarılı. Senaryo göz önünde bulundurulursa çok başarısızdı. Sürekli yeni bir kötü kahraman türemesi, spiderman'le mahçup sevgilisinin ayrılmayı bile becerememesi, ağlamak isteyip ağlayamaması falan yordu beni. Sanki adamlar oturmuş, "abi şuraya da bunu koyalım, oha Venom'la şunu da çarpıştıralım, ahaha ayrılsın bunlar abi, uyuz oluyom karıya zaten heuheueh, bu herif de çok yakışıklı faça atalım nihahaha" diyerek bu filmi yapmış gibi.. Konumuz da bu diil zaten. Film kanyondaydı. Kanyon'un sineması gerçekten çok güzel tasarlanmış. Normal sinema fiyatlarında, içerisinde kahvesi gazozu herşeyi en alasından var. Mısır patlakları oldukça lezzetli ki bir sinemanın iyi olup olmadığını buradan anlarım ben, koltukları, tuvaletleri derken gerçekten çok güzel bir sinema yapmışlar... Asıl olay ise şudur ki, filmden önce devremin bitmek bilmeyen mağazasına gittik, çok beğendik, kendimize bir oda seçtik ve sonunda çıkarken şununla karşılaştık (başıma bir gün iş açıcam ama ne zaman) ;


.................


Yine Aykut'la bir başka gün. (Aykut bizden ne zaman sıkılacaksın? :) ) Çok ama çok sevdiğim ve benimle birlikte bir sürü insanın vazgeçilmezi olan Etiler Casita! Sahibi ve yaratıcısı Hakan Efendi'nin hazırladığı yeni Nişantaşı Casita broşürleri çok hoştu, mantıyla alakasını kuramadığımız anketi doldurduk. Çocujlar gibi şendik. Uzun zamandır gitmeyenler için haberler: Daha da genişledi, ve son müjde, Nişantaşı'nda da yeni bir şubesi açıldı. Mensü daha zengin, alkolü var, dekoru değişik.. Gidilesi görülesi... Her zamanki gibi ortaya Feraye, kendime Çökertme söyleyerek kendi rekorumu tekrar ettim. Muhteşemdi. Pişman değilim, yine olsa yine yerim...


....................


Bu bölümde ise sizi ofiste kendime ait bir takım mutluluk şeyleriyle (mutluluk neleri olabilir bilemedim) tanıştırmak istiyorum. Öncelikle kendisini Migros'un köhne raflarından birine düşmüş, biçare, fena bir halde bulduğumu ve içimin razı gelmeyip onu bu hayattan çekip kurtarmak isteğine engel olamadığımı belirtmek istiyorum. Huzurlarınızda çiçeğim Asuman!!!!!



Hemen önünde de Asuman'a fedailik yapan, biricik yengeler yengesi Yeliz'in Mısır'dan getirdiği, patronumun ilk gördüğünde içerisinde patron büyüsünün olduğunu düşündüğü piramitlerim;






Her ne kadar bizim ofiste ikamet etmese de her gelişiyle bana ayrı bir mutluluk veren, dünyalar neşelisi, tatlısı, herşeysi bir tanecik komik ve tombul sevgilim (Bu kelimeler Cenk'i zayıflamaya ikna etme gayesi güdülerek özenle seçilmiştir, benim zayıflamaya ve sağlıklı yaşamaya ne şekilde ikna edileceğim konusu ise apayrı bir blog konusu) ;





..................


Günün modasını açıklıyorum sayın seyirciler; 13 Mayıs 2007 itibariyle yüzüncü (rakamla 100) yılında şampiyon olmayı bilmiş (nasıl bildiyse) güzide takımımız Fenerbahçe'nin güzeller güzeli renkleri sarıııııııııııııııı - laaaaaciiiiiiiiveeeeeeeeeerrtttttttt, şampiyooooooooooooonnnn, Feeneeeeeeeeeerrrr, şampiyooooooonnnnn, Feneeeeeeeerrrrr...


Öhöm.. Pardon.. Renkler.. Evet.. günümüzün moda renkleri sarı ve lacivert sayın seyirciler. Bu aralar cafelere, barlara, bir de Starbucks'lara sarı lacivert renkleri hakim kıyafetler giymeden gitmek büyük rüküşlük sayılıyor ve umuluyor ki bir gün herkes sarı lacivert modasına uyacak!!!



An itibariyle şampiyonluğumuz hayırlı uğurlu olsun, caddeler hep sarı lacivert dolsun...



......................


Son olarak da yarın çıkacağım seyahatin bilgilerini vererek bu diyarlardan bi kaç günlüğüne göçüyorum sayın blog okuru. Evet, doğru duydunuz yine bir iş seyahati beni beklemekte. Moralim iyi. En azından şimdilik. Çünkü plan program belli. Yarın uzun zamandır gidemediğim memleketim Kdz. Ereğli'ye gideceğiz, bir kaç saat kalıp, Karabük, Biga, Bursa sonra İstanbul yapıp bu yapmaları 3 güne sığdıracağız. Bu süreçte temenni ediyorum ki kendinize çok iyi bakasınız, sıcak havalara aldanıp üşütmeyesiniz... İstanbul'da yaşayanlar için; şehrimizin kıymetini bilesiniz....



Bu haftaki bloguma son verirken hepinizi gözlerinizden öpüyorum.. Çok emek verdim. Henüz bir problem yok. Basıyorum publish tuşuna.. Hadi bakalım....

Ciiiiiiuuuuuuuuuuuuuvvvvvvvvvvvvvvvv.....