Thursday, April 5, 2012

İşten arta kalan, bir garip ruh hali

Ne zamandır aklımda olan, saçma zamanlarda düşünmeye başladığım, heveslendiğim şeyler var. Ama bir türlü yola koyulamıyorum. Bu benim maymun iştahlılığımdan kaynaklanmıyor. Evet çeşitli konularda maymun iştahlıyım bunu kabul ediyorum ama bu bahsettiğim şeyleri yapamayışımın sebebi o değil.

Aslında beni lise-üniversite döneminin yaratıcılığından hızlıca uzaklaştıran şey giderek kurumsal bir hal alan iş hayatım oldu. Kurumsal hayat dediğin şey, insanı insanlığından uzaklaştıran, hayat mücadelesi veren bir avcıdan başka hale getirmeyen, acıma, merhamet, sevgi, saygı, sadakat, melankoli, neşe, ağlamak, kahkaha atmak gibi son derece insani donanımlardan vazgeçmesini sağlayan bir şey gibi geliyor bana. 

Şu an çalışmakta olduğum işe başladığımda yapacağım işle alakalı hiçbir bilgiye sahip değildim. Sudan çıkmış balık gibi oradan oraya, oradan oraya savrulup durdum. Tam alışıyorum, öğreniyorum ve hatta kurumsal kriterlerde başarılı oluyorum dediğim an görevim, sorumluluğum, çalışma alanım değişti. Aynı şirket içinde başka bir dünyaya taşındım. Herşey neredeyse başa döndü. Yeniden hiç bilmediğim şeyleri öğrenmeye, kendimi ispat etmeye çalıştım durdum. Tam "olacak galiba" derken, hoooppp yeni bir görev. Bir an, birilerinin bana şaka yapmaya çalıştığını bile düşündüm. Bazen sinirlendim, bazen yıldım, bazen de sakince düşünüp bu olanların aslında hep iyiye giden şeyler olduğuna ikna ettim kendimi. 


Sıkıntım şuradan ileri geldi genel olarak; bu tip çalışma ortamlarında başkalarının "başarı" olarak adlandırdığı şey, beni özünde pek de heyecanlandırmayan, insani bir fayda göremediğim, yapay ve bence biraz da yapış yapış bir eylem. Ancak işin diğer tarafında da "sorumluluk duygusu" var ki, bende bu kadar gelişkin olduğunu düşünmezdim eskiden. Verilen görevi gerektirdiği şekilde yapmak gerek. Sırf bu nedenle, etrafımda pek çok insanın boğuşmakla uğraşmayacağı şeylerle de boğuşup durdum. 


Sonuç nereye geldi? Özellikle şu anki işimde çalışmaya başladığımdan beri, yazdığım yazılarda gözle görülür bir seyreklik ve kofluk, çektiğim fotoğraflarda sayıca neredeyse hiçlik, renklerde solukluk, evdeki eşyalarda benim ellerimin katkısı sıfıra yakınlık, müziklerde sadece radyo kanallarına mahkumiyet baş gösterdi. Bütün enerjimi plazanın her köşesinde dolanan elektrik akımı emdi, aldı götürdü. Akşamlarımı ölü balık gibi televizyona bakarak geçirmeye başladım. Bir dönem trafiği, geliş gidişleri, yolda geçirdiğim zamanı suçladım. Eve erken gelebildiğim zaman dilimleri sanki dünyayı değiştirecekmişim sandım ama öyle de olmadı, defalarca test ettim. Turuncu renkli ölü Nemo halimden ödün verdiğim pek görülmedi. Eskiden 2 günde bir gittiğim havuza, asansörün düğmesine basmaya bile üşenerek, gitmedim. Ah ben ne kadar çok severdim spor yapmayı! 


Uzunca bir süremi de, sürekli herşeye bahane bulabilmem konusunda kendimi suçlayarak geçirdim. Merak etmeyin, oldukça acımasız davrandım kendime. Herşeye bir bahane, sürekli mırıl mırıl herşeyden şikayet edebilme kapasitesi. "Zamanım olsa, bende potansiyel var da" gibi klişe sözlerle anne avutmaları yaptığım konusunda hemfikir oldum beynimle. Ama sorun o da değil. Buna eminim. İstediğimde elimden kaçanın da zor kurtulduğunu defalarca gözlemledim çünkü. 

Sorun aslında o isteğimin, o güzel heveslilik halimin, birşeye heveslenebilme içgüdümün ortadan kalkmış olması. Birçok şeyin anlamsızlaşması. Günümü geçirdiğim ortamla, kalbimin ayrı dünyalarda yaşıyor olmaları ve buna bağlı olarak iki dünyayı birbiri ile bağlayamamam. E bağlayamıyorum çünkü heveslendiğim birşeyi işyerinden birine söylediğimde genelde suratıma tam anlamıyla bön bön bakıyorlar! Sanki gereksiz işler peşinde koşan, aklı havada bir insanmışım gibi! (öyle miyim ulen yoksa?) 


Bakıyorum blogun ilk zamanları yazdığım yazılara, alakalı alakasız beynimde yer eden tüm konulardan, kitaplardan, şiirlerden, filmlerden, güncel olaylardan ne de güzel bahsedebiliyormuşum. Daha berrak bir zihnim varmış. Zamanla yazdıklarım daha çok şikayet etmelere, biraz daha karanlıklara sonra da sessizliğe dönmüş. Değişimi aslında sadece bloga bakıp görebiliyorum zaten. 


E bu kadar laf geveleyip de sonucu nereye bağlayacağım ben? 


Pek biryere değil aslında. Bunlar hepimizin yaşadığı şeyler. Kimse yaptığı işe bayılmıyor, kimse harika bir dünyada yaşadığını iddia etmiyor (ha öyle sanan bir grup insan "eveeeet" nidalarıyla dolaştı ortalıkta, o ayrı) ama görüyorum ki bu insanların bazıları, kendi hayatlarının rengini de soldurmuyor ki!? 


Özetle nasıl yapıyorsunuz canım kardeşim bunu? Bana bir anlatın hele. O enerjiyi, o mutluluğu, o neşeyi, o hevesi, o içten gelen herneyse onu nereden buluyorsunuz? Bana "zorla biraz kendini" derseniz bozulurum. Yeterince zorladım, olmadı. Hiçbirşey eskisi gibi uğraşmaya değer, anlamlı gelmedi. Benim merakım bu ruh halinden nasıl sıyrılındığı. "Benim de böyle bir dönemim olmuştu, sebebi şu şu şu olabilir, yolu yordamı şu şu şu olabilir, ya da radikal olarak bunu bunu yapman gerekir" gibi tavsiyeleriniz varsa başımın üstünde yeriniz var. Buyrun gelin, tarhana çorbası yapayım en kralından. 


Ha böyle birşeyiniz yoksa, söyleyin bana : 

Ben gerçekten "depresyon" denen şeye girmiş olabilir miyim?






P.S: Yazar bu yazısında "3 haftadır yaptığı diyet neticesinde 1 gram verememiş olmanın" haklı kızgınlığını yansıtmaktadır. 

5 comments:

Ender said...

Tubikcim daha seni yeni gördük ve bence kilo vermeye şu anda ihtiyacın yok. O yüzden kiloyu kafana takma.

Aslında tıkanıp kalma sebebin:
1-Kafanda yapmak isteyeceğin çok şey olması.

2-Onları yapmak yerine, bilgisayarada boş bir şeyle uğraşmanın, televizyonda boş bir şey izlemenin çok daha kısa vadede mutluluk verici bir şey olması yatıyor.

Hemen sana çözüm sunuyorum:

Ayağa kalk ve modemin hat kablosunu sök. Sonra da git televizyonun anten giriş kablosunu çekip çıkar, İkisini de balkondan aşağı at. Kutlarım şu anda daha özgür bir insansın. Balkondan içeri girme. Yarım saat hiç bir şey yapmadan dur. Canın sıklısın...ve işte hazırsın!

Kısa vadede yapman gereken/yapıp eğlenebileceğin işler olduğu sürece konsantre olup uzun vadeli ve sana gerçekten yarayacak işleri yapamıyorsun. "Öff şu işe başlaycam şimdi ama başlamdan önce bi bakayım Facebook' a mesaj gelmiş mi? Yeni mail var mı? TV'de bir şey var mı?" gibi ufak kaçamak işler bi anda üstüste binip kendine harcaman gereken zamanı yok ediyor. Bir bilgisayar bağımlısı olarak bunun yeni yeni farkına varıyorum.

Mesela hazır yarım saat geçti ve sıkıldın, fotoğraf makineni kap ve in sahile. Görevin güzel bir adalar + martılar fotoğrafı çekmek. Belki daha güzel bir poz yakalayıp onun hikayesini bizlere anlatabilirsin. Fotoğraf makinesi bu döngüyü kırmak için çok güzel bir alet. Hem dünyaya başka bir vizörden bakmanı sağlıyor, hem de hayatındaki olası "Bir yere gittiğimizde fotoğraf da çekeriz" durumunu "Fotoğraf çekmek için bir yere gidelim"e çeviriyor.

Eve dönerken de mümkünse yorgunluğunu atmak için de havuza gir. Ne de olsa eve döndüğünde modemin ve televizyonun çalışmıyor olacak.

..ve evet bırak o kablolar düştükleri yerde kalsınlar...şimdilik.

sinem said...

tubik,

yazıyla alakasız olacak ama bugünkü fb-gs voleybol maçında seni gördüm sandım. önümde oturan bi kız sana çok benziyodu. ama yanındaki cenk'e benzemiyodu. zaten ankara'da ne işin var diye vazgeçtim.

her neyse, genelde ben böyle karşılaşmalarda gerilip görmemiş gibi yaparım elimden geldiğince. ama seni gördüğümü sandığım an sevindim, dürtükleyesim geldi.

bunu paylaşmak istedim. öperim. :)

tubik said...

Ender;

Bu yazdıklarına katılmamak hiç mümkün değil. Bir koltuğa otur, kucağına lap topu koy, kumandanın düğmesine bas, bitti gitti. Bir daha o yerden kalkmak icin uykunun gelmesini bekle. O saate kadar da zaten zamanı nasıl yediğini bilemiyor insan.

En üzgün oldugum şey fotograf makinam sanırım. Öylece küskün duruyor. Ele almanın vakti geldi de geçecek. Neyi nasil yaptığımı unutucam resmen. Sinir bı durum.

Bu kabloları çıkarmak gercekten guzel bı fikir. Zaman zaman benim de aklıma gelen bı fikir. Ne yazık ki evde benden daha beter bir bağımlı var. Oyun oynamadığı zamanlarda tv izleyen, tv izlemedigi zaman elindeki telefonla oynayan... Hem interneti hem Tv'yi kapatmak, ki bu lig tv falan da oluyor, evde küçük bir facia çıkacaktır diye düşünüyorum :)

Ama söylediklerin cok değerli. Okuyup okuyup motive olabilirim sanki :)

Cok teşekkürler Ender'cim. Eğer söylediklerini becerebilirsem, buradan farkedersiniz zaten :)))


Sevgiler.

tubik said...

Sinem:

O gerilme hissini cok iyi biliyorum :) blogdan Tanya'lari ilk gördüğümde yanlarına gitmeden 3 mojhito yuvarlamam gerekmişti!

Evet maçtaki ben değildim ama 23 Nisan'ın icinde bulunduğu hafta sonu Ankara'da olucaz. Arada bir geliyoruz biz oralara yenge, dayı, kuzen durumlarından. Bı seferinde guzel mac ayarlayıp gidebiliriz mesela. Ya da mac olmaz da bı yerlerde bitdiler içip muhabbet ederiz. Cok isterim valla seni görmeyi. Gerilmem de soyliyim :)))

sinem said...

buraya yorum bırakıp cevabına bakmak yeni aklıma geldi. :)

o haftasonu benim de annemin kuzeni evleniyor, annem gelecek. pek müsait olur muyum bilmiyorum, söz vermiyim. ama denk getirirsek gerçekten harika olur :)