Friday, November 13, 2009

Tubik ve Cenk

Bu yazıyı okumak isteyenler öncelikle aşağıdaki "play" tuşuna bassınlar. Ondan sonra videoya takılmadan, şarkıyı dinleyerek aşağıya doğru devam etsinler :) :





Buena Vista Social Club - Chan Chan - For more amazing video clips, click here


Bundan tam 4 sene önce, beni Beşiktaş vapurundan o havalı siyah arabanla alırken, ben o arabaya binmek için ilk adımımı attığımda, arabaya sinmiş Cenk kokusunu aldığımda, Nişantaşı'na çıkarken bana dinlettiğin "ben bilgisayarda yaptım biliyo musun?" şarkılarını dinlediğimde, Mezzaluna'da bana kırmızı şarap söylediğinde, ve gözlerine ilk defa bakabildiğimde, hayatımın bir daha hiç eskisi gibi olmayacağını anlamıştım....


Aşk, bana göre minik bir karın ağrısıdır. Genç kızlığa ilk adım atıldığında duyulan ağrı gibi, heyecanlanırsın, sevinirsin, korkarsın, sonrasında olacak şeyler için endişelenirsin, ama engel olamazsın. İşte o gün karnım ağrıdı...

Sevgi, elde etmesi zor olan, herşeydir... Sen benim sevgilimsin...

Hiç değiştirmeye çalışmadık birbirimizi, hiç saygısızlık etmedik. Hep öğrendik, hep öğrettik. Hep mutlu olduk.

Zaten insanın hayatına sen girince sevgisiz kalmak ne mümkün...

Bugün bu yazıyı yazmayı planlarken aslında birçok şey geçirdim içimden. Kemerburgaz'ın ağaçlı yollarında giderken, içinde sen olan, bahçeli kedili köpekli bir ev hayali kurarken.... Seni aradığımda. Bambaşka şeyler geçirdim... Ama şimdi ellerim titriyor yazarken :)

Umarım birlikte çekildiğimiz tüm resimlerde gözlerimiz taaaaaa içine kadar parlar. Dilerim şarkılar hiç susmaz.

Çok aşkım birtanem yazısı olmasın, bize uymayan, eğreti duran bir kelime seçmeyeyim istiyorum.


Ama ben en çok sana olan sevgimi seviyorum. Kısacası bir insanda bu kadar sevgi uyandırabilmeni...

Sadece "Seni seviyorum" demenin "seni çok seviyorum" demekten çok daha zor olduğunu bana sen öğrettin.





Seni seviyorum :)




Tanıştığımıza memnun oldum Cenk :)

Tuesday, November 10, 2009

Alıntı

Madem ki öldü salimen,
bırakın yüceltelim onu,
anıtlar inşa edelim,
görkemine, adına rahmet okuyalım.
Ölmüş adamlardan çıkar böyle münasip kahramanlar;
onlar dirilemezler karşı çıkmak için,
yaşamlarından biçimlendireceğimiz imgelere.
Üstelik daha kolaydır anıtlar yapmak,
daha iyi bir dünya yaratmaktan.

Carl Wendell Hines

(10 Kasım 2009 tarihli ekşi sözlükten alıntıdır)

Wednesday, November 4, 2009

Ufak bir ikaz

Ercan Saatçi efendi Galatasaray klübüne küfür etmiş. Okkalı bir tane sallamış yani. Bu da basına sızmış. Kendisi biliyorsunuz aynı zamanda bir gazetemizin spor müdürü. Spor müdürü olmak için gereken vasıfları çok iyi bilmiyorum ama zaten Ercan Bey'in de bu vasıflarına bakılarak müdür yapıldığı konusunda şüphelerim var.

Şimdi olay ile ilgili tahminlerimi paylaşayım sizinle: Ercan Bey spor müdürlüğünden alınacak. Nasıl mı? Galatasaray klübü bastıracak gazeteye, taraftarlar, taraftar grupları falan, sanki çok önemli bir olaymış gibi. Sonra da gazete, spor müdürlüğünden alacak Ercan bey'i. İşte benim ikazım tam da bu noktada.

Ercan Bey gazetenin, hepimizin tanıdığı yazı işleri müdürünün damadı... idi. Ve bu durum 2 hafta önce ortadan kalktı, çünkü Ercan Bey eşinden boşandı. Yani Ercan Bey artık damatlık pozisyonundan, normal gazete çalışanı pozisyonuna düşmüş durumda. Bu yüzden de artık spor müdürü konumundan alınması gerekiyor. E, direkman sadece boşandı diye kendisini almak olmayacağı için, tabi ki bir açığının yakalanması gerekiyordu. Kendisi tedbirsiz davranarak kayıtta olan kameralar önünde Galatasaray'a salladı. Bu kaset de bir şekilde basına sızmış. Artık Ercan Bey kamuoyuna göre spor müdürlüğü yapamaz değil mi? Küfürbaz, terbiyesiz oldu çünkü kendisi? Sevgili güzide klübüm ve taraftarları. Bu bariz bir oyundur ve hepimiz, bütün spor severler bu oyunun içine çekilmek istenecektir. Benden uyarması.

Saygılarımla.

Not: Bu yazı 31.10.2009'da yazılmış ancak bazı sebeplerden yayınlanmamıştır. GG diyeyim siz anlayın.

Sunday, November 1, 2009

Ben, kendim, benliğim

Bir iki aydır sağda solda okuduğum yazılarda gördüğüm ve birkaç arkadaşımdan da duyduğum bir kitap vardı. Aykut Oğut'un "Evrenden torpilim var" adlı kitabı.


Kişisel gelişim kitaplarına güvensizliğim daha çocuk yaşlarımda başlamıştı aslında. Babamın iş yerinde çalışanlara dönem dönem çeşitli kitaplar hediye edilirdi (ne güzelmiş, hala yapan şirket kaldı mı acaba?). Favorilerim bir dönem aynı şirkette çalışmış olan, Muzaffer İzgü'nün eliyle imzaladığı hikaye kitaplarıydı. Arada bir de Doğan Cüceloğlu'nun ağırlıklı olarak gençlerin gelişimlerine yönelik kitapları gelirdi son dönemlerde. İşte tam da bu noktada kitapta yazanları pratiğe dökmede sıkıntı yaşadığımdan bu tip kitaplara karşı hatrı sayılır önyargılar edindim. Zamanla karşıma çıkan farklı kişisel gelişim kitaplarıyla da bu önyargılarımın haklı sebeplerini oluşturdum kendimce. Belki yanlış kitaplarla karşılaştım (kendim araştırıp bulmuyordum, karşıma çıkanlara göz atmak kafiydi), belki uygun olmayan zamanlarda uygun olmayan içeriklere denk gelmiştim... Bilemiyorum. (Satış konusunda denk geldiklerimin zaman ya da içerikle problemi de yoktu aslında ama durum değişmedi)


Mesela bir dönem anlata anlata bitirilemeyen Secret saçmalığı vardı. Her tarafından samimiyetsizlik ve ticaret akan... İlkokulda size de yaptırdılar mı bilmiyorum ama biz resim derslerinde dergilerin çeşitli sayfalarını minik minik kopartır, o minik parçaları renklerine göre ayırır ve hayal ettiğimiz resmi bu kağıt parçalarını uygun renkte yapıştırarak oluştururduk. İşte bu Secret denen kitap da kağıt kalitesinden ötürü sadece bu uygulamaya yarar diye düşünmüştüm okuduğumda. Hiç değilse daha yaratıcı bir amaca hizmet etmiş olurdu.


Yazımın en başında bahsettiğim kitabı da bir anlık galeyana gelerek aldım, okudum. İçerik Secret da dahil olmak üzere, pozitif düşünceye yönelik birçok mecrada ifade edilen şeylerle paralellik taşısa da en azından yazarın üslubu daha içten, daha güne adapte edilebilir gibi geldi bana. Bu kitap hala bu tip kitapların insan hayatına etkisi konusunda inançlarımı baş aşağı etmiş değil ama satır aralarında ufak da olsa motive edici detaylar bulmak mümkün.


Kitapta bana en çok çarpıcı gelen şey şu oldu; "ego" kelimesi Latince kökenli bir kelime ve anlamı Latince'de "ben" anlamına geliyor. Yani ego aslında insanın kendisi, benliği... Zaman zaman kendimizi mutsuz hissediyoruz, egomuz acıkıyor, asabileşiyor, birilerinin hakkımızda güzel şeyler söylemesi ya da kendimize güvenimizin artması da egoyu doyuruyor ve sakinleştiriyor. İnsanın en büyük psikolojik savaşı egosuyla, kısacası insan aslında sürekli kendisiyle mücadele halinde... Ve egonun karakteri çocukluk yıllarında oluşuyor, o dönemde yaşananlar insanın bugününe iç mücadele olarak yansıyor. Ne kadar doğru özetleyebildim ya da ifade edebildim bilmiyorum ama bu başlık altında anladıklarım ilgimi çekti diyebilirim.


Aykut Bey'in kitabın sonunda verdiği birtakım egzersizler var. Amacını tam hatırlamıyorum ama ego ile iletişim kurmanın en güzel yolu çocuk halinize zihinsel bir yolculuk yapıp, kendisini karşınıza alıp konuşmanız.


Az önce bu aklıma geldi ve gözlerimi kapatıp bugünden geriye doğru hızlıca yürümeye başladım. Hatırladığım en eski evimize gittim. Apartmanın kapısından geçtim, duvarların rengine baktım, merdivenlerden çıktım, o kırık beyaz, boyaları çatlamış kapıyı çaldım. Daha genç, daha diri annem açtı kapıyı, beni içeri davet etti. Minicik holden geçip salona girdim. Tam karşımdaki koridor kapısından kahverengi bıyıklı babam kumaş pantolonu, ince gri çizgili beyaz gömleği ve kolormatik camlı gözlükleriyle geldi. "Hoşgeldin" diyerek elimi sıktı, sırtıma yavaşça dokundu ve salondaki büyük, kaplamalarının köşeleri gitmiş olan yemek masasına yönlendirdi. Annemle sağımda duran mutfağa girip kapısını kapattılar. Masada altın sarıları aralara karışmış açık kahve, lüle lüle saçlı çocukluğum, beyaz pamuklu külotlu çorabını ve mavi kot jilesini giymiş, ellerini çenesinin altında kavuşturmuş, cama arkası dönük oturuyordu. Yanına usulca oturdum. "Ben senin büyümüş halinim biliyor musun?" dedim. Kısacık konuşmamız şimdi aramızda kalsın ama masadan kalkarken çocukluğuma sarıldım, başımı kıvırcık saçlarının doldurduğu boynuna gömdüm, öptüm.


Hayal tabi tüm bunlar. Astral seyahat etmiş değilim, ya da dünyadan kopup meditasyon yapmış da değilim. Kitapta tavsiye edilen içerikte bir konuşma da yapmadım. Ama ne kadar özlediğimi, hatırlamanın ne güzel şey olduğunu anlamak çok başka oldu. Sadece hayal ettim ve bugünkü halime enteresan bir yerden bakmış oldum.


Tezim şu; insanlar büyük üzüntü duydukları olayların olduğu zamanlara gittiklerini hayal edip, o zamanki halleriyle o konuda dertleşseler, o zamanki hallerini teskin etseler nasıl olur? Geleceğe dönüş filmindeki gibi zamanda yolculuk yapmış ve o zamanki halinin hislerini değiştirerek bugünlerini etkilemiş olmazlar mı?


Zamanda yolculuk teknolojik anlamda hayal ettiğimiz gibi değil de belki böyle birşey olamaz mı?


Sen kafayı yemişsin diyenler varsa, çekinmesinler, anlarım :)


P.S : Kitap öyle veya böyle çocukluğumla yeniden tanışmama vesile oldu ya, canım o benim canım :)))

Friday, October 30, 2009

Bitirdiniz güzelim futbolu

Basit bir soru size:

"Futbol denince aklınıza ne geliyor?"

Bu soruyu bir sorun kendinize. Mesela benim aklıma ilk Hagi'nin Monaco'ya attığı gol geliyor. O gol anı, seyircinin çıldırması, spikerin kulakları tırmalayan bağırışları, Hagi'nin tribüne koşarken ki sevinci, taraftar - takım coşkusu, beraber söylenen tezahürat... Futbolun güzel tarafı geliyor benim aklıma, bir tiyatro gibi izlenmesi gereken, bana göre kazandıkları parayı sonuna kadar hakeden futbolcular geliyor. Televizyondaki süper uyduruk dizilerin oyuncularının (yabancı diziler de dahil buna) kazandıkları ultrasonik paraların yanında, benim futbolcularım sonuna kadar hak ediyor o parayı. Çünkü hem para kazanmak, hem de kendilerini sevenlere, ait oldukları takımı sevenlere güzel şeyler izletmek için oynuyorlar futbolu. Onların aslında en çok istedikleri şey sevilmek, oyundan çıkarken alkışlanmak, iyi bir hareket ile stadı coşturmak.

Biz taraftar olarak hangi noktadayız peki? Size söyleyeyim, bokun altında kalmış, kötü kokudan önündeki hiçbirşeyi göremez hale gelmiş ve daha kötüsü bok içinde yaşamaya alışmış bir taraftarız biz artık. Dün televizyonda postmodern kadın yorumculardan biri, Amerika'yı keşfetmiş gibi "ya ama herkez o su şişesinin hangi tribünden geldiğini konuşuyor, kimi Fener tribünü diyor öbürü Galatasaray, ama kimse o su şişesini atanın kim olduğunu araştırmıyor, varsa yoksa hangi takım tribününden gelmiş, o merak ediliyor" dedi. Bunu derken aklı sıra populistlik yapıyor, puan topluyor. Be eksik akıllı, çok mu umrunda senin bu olay, yaptırt o zaman araştırmanı, bul polis kayıtlarını, maça gidenlerle görüş, o tribünde oturanları bul, çok mu önemli senin için, bul bir matematikçi, hesaplat açıları televizyon görüntüsünden, pierolar falan uçuşuyor etrafta. Yok ama o senin umrunda değil, önemli olan o an o açıklamayı yapıp prim toplamak değil mi?

Ulan içine sıçtınız Türk futbolunun. "Türk futbolu mu vardı?" diyenleriniz mi var etrafta? Vardı tabi, nasıl vardı biliyor musunz? Korkuttu sizi Fatih Terim, hakkında atıp tutamadınız, büyük baş abilerle arkadaştı, ağzınızı açamadınız, ağzına sıçamadınız Galatasaray takımının, onlar da iyi kadroyla alıp yürüdüler UEFA şampiyonluğuna kadar. Yazsaydınız ya o zaman da Emre Fatih hocanın kızıyla berabermiş diye? Yazsaydınız ya o zamanlar bu dizilişle Galatasaray'dan birşey olmaz diye? Guiza için diyorsunuz ya, gol makinası değil, traş makinası bu diye, deseydiniz onu Hakan Şükür'e o zaman, sayfalarca yazsaydınız dini inancını bilmemnesini gol kaçırınca? Yazsaydınız hoca yanlış oynatıyor, zaten çok da para alıyor, o parayı alıyorsa her sene şampiyon yapacak takımı diye? Yazamadınız. Noldu? Sizi korkutmak lazım çünkü. Size hak ettiğiniz muameleyi yapmak lazım çünkü.

Bayılıyorsunuz değil mi? Rijkaard Milan ile anlaştı yazmaya, çok satıyor gazeteniz çünkü. Ulan spor muhabiri bozmaları, hani kaynak, nerden duydunuz, kimi gördünüz? Rijkaard'a sordunuz mu? Bu öyle devre arasında "Eto'o Fener'de" yazmaya benzemez, takımın gidişhatını bozar, futbolcunun aklını karıştırır. O da yetmedi, duydunuz bir yerden Liverpool 4 maç üst üste yenilmiş diye (yoksa umrunuzda olmaz sizin İngiliz ligi), bastınız geçen hafta hemen "Rijkaard Liverpool'a yakın" diye. Ulan ne yalancı adamlarsınız be, ne düzenbazsınız, üçkağıtçısınız siz ya. Hiç utanmıyor musunuz bunları uydurup uydurup yazarken? Arda Turan, Saba Tümer'leymiş. Nerde gördün kardeşim, nerde duydun? Yalancı!

Futbolun kendisiyle alakalı tek kelime yok gazetelerde. Arda üzgün mutsuz asabi bilmemne, Daum Rijkaard'a çıkıştı, Keita sinirli. Beşiktaş'a noldu peki? Bir tane haber yok gazetelerinizde. Hadi o büyük takım. Gaziantep'te neler oluyor mesela? Bursa'da? Diğer anadolu takımlarında? Orada oynayan zavallı topçular napsın? Ahmet'ler Mehmet'ler. Onlar İstanbul'da karı kovalayamıyorlar tabi, sizin için haber değil onlar. "Amaan nolcak, iyi oynarlarsa bütün sezon, Fener alıyor diye yalandan bir haber yaparız olur biter." Hani marka yaratacaktınız ligimizden. Ulan böyle marka mı olur. Yalandan Lig tv'de program yapıyorlar, Anadolu ekipleri ile de ilgileniyormuş gözükmek için. Hadi len, hadi. Siz futbolu sevmiyorsunuz. Spor basınında neredeyse kimse, kesinlikle futbolu sevmiyor.

Siz o zavallı futbolcuların, o zavallı teknik direktörlerin kovulmalarını, futbolcuların kavgalarını, taraftarın birbirini dövmesini seviyorsunuz. Siz ondan ekmek yiyorsunuz. Direkten dönen bir şut, frikikten atılan bir gol, son dakikada atılan penalti sizi kesinlikle ilgilendirmiyor. Her türlü kötülüğü istiyorsunuz, bu durumu siz yarattınız, yazılarınızla, röportajlarınızla, yalan haberlerinizle, yalan haber basmak için hususi çıkardığınız gazetelerle. Futbolu zavallı hale getirdiniz. Umarım o zavallı hale birgün siz gelirsiniz. Güzelim oyunumu kirlettiğiniz için sizi hiç ama hiç affetmeyeceğim.

Tuesday, October 27, 2009

Peyniiiir!

İngiltere'de herhangi bir futbol maçı esnasında sahaya yakın sırada

oturmanın avantajını anlatan resim 1/2: Malouda pek bir mutlu.

İngiltere'de herhangi bir futbol maçı esnasında sahaya yakın sırada

oturmanın avantajını anlatan resim 2/2: Gülümseyin bakim Cenk abinize.

(soldan sağa, ayaktakiler: Bosingwa, Drogba, Malouda, Frankie, Ballack, Cole)

Sunday, October 25, 2009

Bir yangının hikayesi



Sıradan bir pazar gününde Maltepe İtfaiye birimi günlük işlerle uğraşıyordu.



Rıza çiçekleri suluyor,



Süleyman arabada 50 Cent'in yeni albümünü dinliyor,



Şef Recep Polonyalı kız arkadaşı Natalie'den gelen mesajı okuyor



Yeni gelen çağrıcı Mustafa ise World of Warcraft oynuyordu.





Bilgisayara düşen SOS uyarısını gören Mustafa, koşarak kabininden dışarı çıktı ve arkadaşlarına durumu haber verdi.





Recep genel raporu aldı.






Tüm birliklere telsizle haber verdi :

"Kayışdağı eteklerinde, ormanın içinde küçük bir yangın çıkmış"tı.




Hala yüksek sesle 50 Cent dinleyen Süleyman, olaydan habersiz birşekilde takılmaya devam edince, Şef Recep elinde kürekle Süleyman'ı sarsarak bir takım küfürlerle Süleyman'ı konuya uyandırdı.




Çiçek sulamayı bırakan Rıza garajdan arabasını çıkartmaya gitti.




İstasyonda müthiş bir hareketlilik vardı.



Recep itfaiye aracının malzeme dolabına gerekli şeyleri koydu.



Fırçayı yiyen Süleyman göreve hazırdı.



Recep merdivenlerden araca tırmanıp kaptan köşküne yerleşti.



Maltepe itfaiye birimi görev aşkıyla, iki adet aracı alıp yola koyuldu.





Ekip büyük cesaretle olaya el attı.




Alevler her yanı sarıyordu.





Çağrıcı çocuk Mustafa'nın cesur hamleleriyle yangın söndürüldü, yeşil ağaçlar kurtarıldı.




Bu sırada dumandan bayılan Rıza'yı farkettiler. Bir parça da Rıza'yı suladılar ve ayılmasını sağladılar.



Başarıyla görevini tamamlayan ekip istasyona döndü.





Başarının verdiği zafer sarhoşluğuyla halay çektiler.





Maltepe İtfaiye biriminin şanlı bayrağını gururla dalgalandırdılar...


Tuesday, October 20, 2009

Hoşgeldin....

Uzun zamandır heyecanla ve ısrarla beklediğim,

Sakin halinden fırtınalar umduğum,

Sevdiğim, saydığım,

Peren geldi...

Hoş geldi...