Wednesday, November 5, 2014

Fi - Azra Kohen




Kişisel gelişimden ziyade hayatı, varlığını, geçmişi, günü ve geleceği sorgulayan pek çok insanın içten içe bildiği ama unuttuğu ya da bastırdığı farkında olma kavramını tekrar hatırlatma kitabı diyebiliriz. Anlatılmak istenen fikirler psikolog Can Manay, komşusu (ve Can Manay'ın ruhen merkezi) balerin Duru ve sevgilisi Deniz, öğrencisi Bilge, gazeteci Özge, şoförü Ali ve pek çok başka yan karakter üzerinden aktarılıyor.

Yazarı Azra Kohen'in vermek istediği pek çok güzel mesaj var. Bunların bazıları oldukça sarsıcı olabilir durumunuza göre. Bilinç ve bilinçaltı ilişkisi mükemmel tanımlanmış mesela. İnsanın kendi varlığını, varoluşunu, bu varoluşu sahiplenmesini, kendini inkar edebileceği alanın da, başkalaştırmaya çalıştığı alanın da olası sınırlarını bulabilirsiniz. Kendinizi unutup, yaşamaktan ziyade yaşam mücadelesine dönüşen bir boğuşma içerisindeyseniz bir durup nefes alıp "ayna"ya bakabilirsiniz. Daha önce "merak" etmediğiniz şeyleri merak edebilir ya da meraklarınızın anlamsızlığını kavrayabilirsiniz.

 Bunların tamamı, yaklaşık 600 sayfalık bu kurgu romanda, birbirinden başka karakterler üzerinden anlatılmış. Oldukça sürükleyici biçimde akan bir kitap. Her karakterin hikayesini ilgiyle ve merakla takip edebilirsiniz.

Ancak 3 yıldız vermemin asıl sebebi bazı olumsuz eleştirilerim olacak. En en en öncelikle, Fi, editörü olan, basımevi olan, pazarlama çalışmaları yapılan bir roman. Böyle bir romanda bu kadar fazla yazım hatası ve dil hatası yapılmış olması, Türkçe'nin romandaki karakterilerin konuşma dilinin de ötesine geçen biçimde hatalı kullanımı okurken beni rahatsız etti. Hak etmek kelimesi bir kere "hakketmek" olarak yazılsa buna gözden kaçan bir hata diyebilirim ama tüm yazımları bu şekilde olunca özensiz demek durumunda kalıyorum. Hakketmek kelimesi sözlükte "Maden, ağaç, taş üzerine elle yazı veya şekil oymak" anlamı ile geçiyor. Ancak yazarın kullandığı alan "bir emek karşılığı hakkı olan şeyi elde etmek, hak kazanmak". Bu tip hatalar neredeyse her sayfada var ve benim gibi buna dikkat ediyorsanız bazen sinirden kitabı kapatasınız geliyor. Hikayeyi merak ettiğim için yenik düştüm ve her seferinde kapatamadan okumaya devam ettim ama bu da kitabın olumlu tarafı işte :)

Kitaptaki tüm karakterler ilgi çekici. Özellikle ilk tanıtıldıkları kısımlar okuyucuyu kendisine hemen bağlıyor. Ancak başta çizilen kuvvetli karakterlere rağmen sonuna doğru bu karakterlerin amaçlarının, nedenlerinin, nicelerinin etkisi azalıyor. Karakterler üzerinden anlatılan tüm fikirler çok değerli olsa da belli bir zaman sonra bu fikirlerin doğru karakterler üzerinden anlatılmamaya başladığı gibi bir hisse kapıldım ben. Yani fikirleri aktarabilmek için öylesine bir karakter seçilmeye başlandı sanki bir süre sonra. Bu da karakterden çıkıp yazarın şahsi görüşlerini okumaya başladığım hissi yarattı bende. Madem öyle olacak, o zaman kurgu bir romana gerek yok. Herhangi bir kişisel gelişim kitabı gibi planlanmış bir kitap da pekala yapılabilirdi.

Bazı olaylar ne olduğu belli olmayan, sonuçsuz şekilde bırakıldı. Bu kitabın devamı olan Çi'nin varlığından haberdarım. Ancak yine de seri olacak bir kitap için bile çok havada kalan konular var. Can Manay'ın Eti ile olan bağı gibi. Çi'de bu konulara ne kadar değinilecek bilmiyorum ama ilk kitapta da daha toparlayıcı bir tutum olmalıydı.

Bazı durumlarda anlatım "Beyaz Dizi" kıvamındaydı. Özellikle karakterler arasında bir tutkudan, ya da cinsellikten bahsedilecekse bu anlatım tarzından ötürü gülümseyerek okuduğum yerler oldu.

En eksik bulduğum nokta, daha derin, fikir aktarımı / kurgu oranının daha doyurucu olduğunu varsayarak başlamış olmam kitaba. Ancak kitapta yer alan tüm derin fikirler yazarın internette kolayca bulunabilecek söyleşilerinde mevcut. Bunun için 600 sayfaya gerek var mıydı emin değilim. Buradan yazarın paylaştığı felsefelerin, düşüncelerin değersiz ya da yetersiz olduğu anlamı çıksın istemem çünkü Azra Kohen'in oldukça pozitif ve dolu dolu bir enerjisi olduğunu, anlatacak çok fazla şeyi olduğunu hissediyorum garip bir şekilde. Çi'yi okumayı heyecanla bekliyorum, daha özenli ve daha dolu dolu olacağını umarak

Tuesday, September 30, 2014

İnsan ve sivilce arasındaki ilişkiden karakter tahlili

Geçen gün sevgili Pelo'm ile oturuyoruz. Minnacık bir sivilcesi çıkmış. Kendisini bu hususta uyarmamın ardından "Sen de ablam da böylesiniz, sizin gibi olmıycam, sivilcemi sıkmıycam!" diye yakardı.

Ben de o an benim sivilcelerimle aramda olan ilişkiyi ve etrafımdaki pek çok insanın ilişkisini şöyle bir gözden geçirdim ve çeşitli tahliller yaptım. Belki yardımı dokunur diye düşünerek bu tahlillerimi sizlerle de paylaşmak istedim. Bu tahlilleri yaparken sivilcesi olmayan, cilt problemi olmayan şanslı ve gıcık kişileri, bir de sivilce konusunda tedavi gerektirecek problemi olanları dışarıda tuttum. Bu iki tip insan bu yarışmamızda fasulye.


1) Sivilcesi olup da içinden sıkmak gelmeyen, hiç ellemeyen, hatta üzerine hiç düşünmeyen insan tipi: 

Böyle bir insan karakterli, düzgün, saygın, doğru bir insan olabilir kuvvetle muhtemel. Ya da sinsi, çıkarcı, hesap kitapçı, fazlasıyla düşünen ama düşündüğünü çaktırmayan bir insan da olabilir. Her iki durumda da o insan tipiyle aramda bir mesafe olur. Hayatın getirdiği durumlarda çok fazla ortak paydada buluşamayacağımızı, hayata aynı gözle bakamayacağımızı, benim dünyamla onun dünyasının kesiştiği noktaları kolaylıkla saptayamayacağımızı düşünürüm. Bu nedenle biraz tedirgin bir iletişim kurarım. 

Ben : Hayatımın hiç bir evresinde bu tipte bir insan olamadım.


2) Sivilcesi olmayan, ya da görünür halde olmayan, kızarmamış, kabarmamış, ucu çıkmamış, büyüteçle bakılınca ancak görülen bir sivilceyi ya da cilt kusurunu psikopatçasına yerinden sökmeye çalışan, olmayan sivilceyi büyük uğraşlar sonucu var eden insan tipi: 

Bu kişilerin muhtemelen normal bir insandan daha fazla sorunu vardır. Sorunları da sivilceleri gibi dışarıdan bakınca görünmüyor olabilir. İletişim kurmak, kurulan iletişimi belli bir sıcaklık seviyesinde ve uzun süreli tutmak mümkün olmayabilir. Daha içine dönük, yüzeysel bir tanışıklıkta edinilen intibadan daha farklı karakter özellikleri taşıyabilirler. Siz isteseniz de kurduğunuz yakınlık belli ölçüyü geçemeyebilir. Sır tutan, ağzısıkı, ketum, kahkahadan çok gülümsemeyi tercih eden insanlar olabilirler. Ben biraz çekinirim böyle insanlardan.

Ben : Özellikle ergenlik dönemimde, sivilceli bir insan olmamama rağmen psikopatçasına suratımı sıkıp duruyordum. Sanırım ergenlik buhranının (evet bu olsa olsa bir buhran olabilirdi) verdiği sıkıntı buna itmişti beni.



3) Sivilcesini görür görmez sıkan, patlatamasa bile şansını deneyen, patlamayan cinsten bir sivilceyse sinir olan, hırsından suratını yara bere eden, hatta hızını alamayıp eşinin dostunun sivilcelerine dadanan insan tipi: 

Bu kişi gelsin benim kardeşim olsun isterim. Sivilce sıkılmaz mı yahu! Sivilce dediğin bir kişinin hayattaki tüm iç sıkıntısını atmanın en kestirme aracıdır! Patladığı o saniye içte oluşan huzur, rahatlama hissi dünyalara bedeldir ve kesinlikle kahvaltı kadar olmasa da mutlulukla bir ilgisi vardır. Bu saniyelik hazzı sonrasını düşünmeden yaşayan insan, milli maç izlerken gol sonrası düşünmeden sarıldığın, sarhoş olursan seni çeken, piknikte mangalı keyifle yapıp herkesi besleyen, güzel kısır yapmada altın madalya sahibi, kahkaha atarken ses tonunu ayarlamayan neşe ve hüzün karması bir arkadaş gibidir. Her normal insan kadar sorunu, onunla baş etmeye motivasyonu, attığı adımların yaratacağı sonuçları kabullenecek cesareti vardır. Samimi bir insandır, içinden ne geliyorsa uygun bir dille söyler ya da davranır. Zaman zaman lüzumsuz yere başlarını derde sokma eğilimleri mevcuttur.

Ben : Genellikle kendimi bu insan tipine daha yakın görüyorum. Bir sivilce varsa sıkılmalıdır ve o iç huzurunun tadı çıkarılmalıdır.



4) Herkes gibi sivilcesi olan, o sivilceleri gören, varlığından haberdar ve rahatsız olan, sıksam da geçse diyen ancak yara yapacağını, cildine zarar vereceğini bildiğinden elini sürmeyen insan tipi: 

İşte bu saygı duyulası insan modelidir. Diğerleri öyle değil miydi, öyleydi. Ancak bu insan tipi jüri özel ödülünü hakediyor. İrade, kontrol, gerçekçilik, kendini bilme, olayları olduğu gibi gözlemleyip, sebep sonuç ilişkisi kurarak hareket etme, doğru yatırımlarla gelecek riskleri en aza indirme, sorumluluk bilinci, eğlenmeye yatkınlık gibi evlat yetiştirirken ona vermek isteyeceğiniz  pek çok güzel özelliği bu insanlar bünyelerinde barındırır. Duygusal olarak aşırı iniş çıkış göstermemeleri, daha kararlı ve dengeli hareket etmeleri bu insanlarda "sinsi" olabileceği fikrini uyandırsa da sinsilikten değil akıllılıktan böyledirler. En berbat ruh hallerinde bile gülümsemenin iyi geleceğini, zor zamanların geçeceğini bilirler. Sinsi görmek isterseniz 1 numaraya bakın, sinsi dediğin çıkarsa onlardan çıkar :P Benim etrafımdaki arkadaşlarımın çoğu bu gruba dahil. Demek ki ben zamanla hep iyi arkadaşlar edinmişim. 

Ben : Hayatımın önemli bir kısmını 3 numara olarak geçirmiş olan ben, gözlerimin çevresinde oluşan minimal çizgileri, saçlarımın arasında parlayan beyaz telleri daha çok farkettikçe bu tipe yaklaşıyorum sanırım. Artık bir sivilceye şuursuzca abanmayalı epey vakit geçti. Şimdi de bana uzaktan baktığınızda elimi sürekli suratımda göreceksinizdir ancak yüzümde sıkılmaktan yara olmuş sivilce sayısı artık ciddi oranda azaldı.


Fotoğraf : saglikcini.com'dan alıntıdır.

Saturday, March 22, 2014

Twitter yasakları

Bu yasakları kutlamak için akşam 10'dan sonra aldığımız rakı ile masaya oturup "N'olcak bu memleketin hali?" sorusunu takiben tatava mı yapacaz, "oyumu Sarıgül'e veriyorum" mu diycez, sonra sıkılıp elimizde telefon twitter'a hashtag mi giricez, napacaksak yapalım. Öyle bir sıkıldım, öyle bir sıkıldım ki! Bu adam defolup gitse bile biz birbirimizi yemeye devam edicez, kimimiz faşist olacak kimimiz bölücü. Birbirimizi hor görmeye, aşağılamaya, anlamamaya, inat etmeye, egolarımızdan, bilgisizliğimizden, ideolojilerle dolu süslü ama 3 kişinin anladığı cümlelerimizden vazgeçmiycez. Bu topraklar en iyi ihtimalle 80 sonrası çocukluğumuz kadar güzel olacak. Birileri eziyet çekecek, birileri çektirecek. Kürtler Kürt oldukları için Türkler Türk oldukları için suçlanacak. Kadın zihinlere işlemiş şekilde eşya olmaya devam edecek.

Bir kaç seneye üzerimizden tır geçmiş gibi olacağız. Elimizde heryere asılabilmiş Apo posterleri, üniversiteye girebilmiş başörtülü kızlarımız, özgür kaldığına sevinen askerlerimiz ama eceliyle ölecek bir Kenan Evren'imiz kalacak.

Kimimiz faşist, kimimiz Kemalist, kimimiz bölücü olmaya devam edeceğiz. Bir ülkenin vatandaşı olmayı beceremeyeceğiz.

Şimdi DNS ayarlarımı değiştirmeye çalışacağım. Bir bakarsın paralel evrende huzurlu bir dünyaya bağlanırım.

Friday, January 10, 2014

Emek-lemek

Bugün değerli kayınpederim daha da önemlisi sevgi ve saygıdeğer babam Cengiz Miroğlu 38 yıldır görev yaptığı Şişli Etfal Hastanesi'ne emekliliği nedeniyle veda etti.

Bugün hastanede düzenlenen veda toplantısında çalışma arkadaşlarının ve babamızın yaptığı konuşmalar beni çok etkiledi. Bu nedenle sizinle hislerimi paylaşmak istedim.

Doktor, öğretmen, avukat, asker, akademisyen, üretimde çalışan mühendis, sanatçı, sivil toplum örgütü iştirakçisi gibi toplum menfaatlerine direk etki eden görevlerde yer almıyorsak, çalıştığımız iş yerleri 3-5 senede bir değişiyorsa, plazalarda, bankalarda, şeklimizi bozmadan her geçen gün biraz daha insanlıktan çıkıyorsak pek mümkün değil babamınki gibi bir vedayla "mesleğe" hoşçakal dememiz. Bizim vedalarımız ancak bildiğimiz en pahalı pastaneden söylenecek pastalar, bütün haftanın stresini atmak amacı ile insanların geldiği ayarsız klarnetli fasıllar, "ayıp olur" diye verilen adam başı 30 TL'den toparlanmış hediyeler ve "hayırlısı olsun cnm yaa" düzeyinde cümlelerle olur. O yaşta bir yerlerde genel müdür falan olabildiysek ayrı tabi. Aynı hesabı yatlı partiler, ıstakozlu kanepelerle, rakı yerine martini bardakları ile yapmak daha doğru olabilir.

İnsan eğitimini gönüllü olarak aldığı ve mezuniyetinden sonra da başka işler kovalamadan kendini sahaya attığı bir meslekte mutlulukla çalışıyorsa, işini hayatının önemli bir noktasına getirebiliyor. Para kazanmayı öncelikli amacı yapıp işkolik olmaktan bahsetmiyorum elbette.

Saygı duyduğu, önem verdiği, kendini mutlu hissettiği bir işte çalışan insan, işini ve özel hayatını aynı sevgiyle sevip, fedakarlık yaptığı için birinden birine içten içe öfke duymadan, işine gösterdiği hassasiyeti çocuğuna, çocuğuna gösterdiği hassasiyeti işine göstererek de hayatını sürdürebiliyormuş. Gönüllü olarak bir disiplin oluşturup dengeleri içtenliğinden ödün vermeden sağlayabiliyormuş. Çalıştığı süre boyunca sadece işi ile ilgili değil, hayatının geneli ile ilgili değerli tecrübeler, anılar, fikirler, algılar edinip bu edindiklerini etrafı ile paylaşabiliyormuş. Ciddiyetle samimiyeti, sevgi ile saygıyı, öğrenme ile öğretmeyi, kendine güvenle kendini bilmeyi aynı terazide dökmeden taşıyabiliyormuş. Doğruyu bilmek için yılmadan çalışıp, zamanı geldiğinde doğru bildiğinden şaşmayabiliyor, hadsizliğin gözüne parmak sokabiliyormuş. Ülkenin, ekonominin, iş yerinin sağladığı imkanları bir kenara koyup, elinden gelenin en iyisini yapmaya daima gayret ederek bulunduğu ortamın koşullarını da iyileştirebiliyormuş. Sevmeyi bildiği kadar sevilmeyi de biliyor, azarlansa da sevilen, azarlasa da saygı duyulabilen biri olabiliyormuş. İşini yaparken insanlara, ülkesine sağladığı katkıyı ön sıraya alabiliyormuş.

Ben ve benim gibi arkadaşlarım, yazımın başında ifade ettiğim ortamlarda, belirttiğim sürelerde para için çalışmaya devam edersek, işimizden maddiyat dışında hiçbirşey elde edemeyeceğiz. Doların fırlaması müşterimizi memnun edecekse mutlu olacağız ancak ülkenin yaşadığı krizi önemsemeyeceğiz ta ki o kriz yüzünden işten atılana kadar. İş yerimizi daha iyi bir yer yapma gayretimiz olmayacak çünkü piyango bize vurursa ilk yapacağımız şey istifa etmek olacak. Bilgiyi kendimize saklamak konusunda uzmanlaşacağız çünkü iş arkadaşımızın bizim yerimize terfi etmesine göz yumamayacağız. Ayağımıza basılmasın diye ayağa basacağız belki. Çocuklarımıza yatılı bakıcı tutacağız çünkü bütün gün hissettiğimiz gizli nefret ve stres akşam eve geldiğimizde çocuk kaprisi çekemeyecek hale getirecek bizi. Sonra bir gün çocuğumuz Serdar Ortaç dinlemeye başlayacak ve biz anlam veremeyeceğiz. Zengin bir hayattan bahsedebileceğiz belki ama yaşadığımıza inandığımız "onurlu" hayatlarımız her ay bordrodan otomatik düşülen ödediğimiz vergiler gibi olacak. Yanlış birşey yapmamış olmanın onuru ile yetineceğiz. Çocuklarımız büyüdüğünde bizim vedalarımıza gelmeyecekler büyük ihtimalle çünkü dediğim gibi bizim büyük konferans salonunu tıka basa dolduran vedalarımız muhtemelen olmayacak. Annemiz babamız, çocuklarımız bizimle elbette gurur duyacak ama hissedeceğimiz iç huzuru böyle olmayacak.

Çizdiğim bu iç karartıcı tablo işini severek yapan, koşa koşa gidip evine de koşa koşa dönen, hayatının her anını huzurla geçirenler için değil elbet ama bu yazdıklarımı içinde hissedecek arkadaşlarım olduğunu biliyorum. Bizim için herşey değişir mi bilmiyorum, büyük değişikliklere cesaret edebilir miyiz, risk alabilir miyiz, imkanlarımız bizi başka şeyler yapmaya itebilir mi bilmiyorum. Bildiğim birşey var, şu anda çocuğu olan, bebek bekleyen ya da bebek düşünen arkadaşlarım önemli adımlar atabilirler. Çocuklarının geleceklerini şekillendirirken, başarı kriterlerini belirlerken bu bahsettiklerimi akıllarının bir kenarında bulundurabilirler. İşini seven, mutlu, huzurlu, bu huzuru ailesine de yansıtabilen bireyler yetiştirebilirler. Çocuklarını maddi hırslar ve doyumsuzlukla değil, mutluluk, huzur ve faydalı olma gayesiyle büyütebilirler.

Elimizde çocuklarımız gibi güzel bir cevher var. Geleceği bu çocuklar şekillendirecek, bu çocuklara ise biz yol göstereceğiz. Umarım ebeveynliğimiz onurlu, faydalı, dürüst, ahlaklı bireyler yetiştirerek sürer.

Bana bu konuda kendi ebeveynlerimin yanında bir diğer önemli örnek olan babama teşekkür ediyor, emekliliğin de en kralı ile örnek olacağına inanıyorum.

Friday, January 3, 2014

Işık Bahçeleri - Amin Maalouf


Yorumu Goodreads'teki profilimde paylaştığım haliyle aynen kopyalıyorum.

Okuduğum ilk Amin Maalouf kitabı. Mani'nin hayat hikayesi temel alınarak yazılmış bir roman. Mezopotamya'da dogan ve yaşayan Mani tarihte unutulan önemli bir ressam, hekim ve hatta din adamı. Varlığından bu kitap sayesinde haberdar oldum. Amin Maalouf hikayeyi tarihsel akışa oldukça önem vererek anlatmış. Mani 20'li yaşlarının başında geldigine inandığı vahiy sonrası düşüncelerini, kalbinden gelen ahlaki ve ruhani inanışlarını dünyaya açmaya karar verir. Zamanla müritlerinin sayısı artar ve Sasani hükümdarının en yakını olacak kadar değer görmeye başlar.

Kitabı okurken Roma Imparatorlugu, Ermenistan, Suriye dahil olmak üzere Mezopotamya'dan Anadolu'ya hatta Hindistan'a uzanan bir bölgenin tarihi hakkında detay ile karşılaştım. İktidarların güç savaşları, bugünden pek de farklı olmayan politik oyunları, dinlerin toplumlar üzerindeki etkilerini okudukça tarihten çıkartılacak pekçok ders olduğunu yine gördüm zira değişen sadece zaman, kişiler ve araçlar.

Mani'nin öğretileri daha detaylı incelemeye değer. Kitapta bunlara daha fazla yer verilmiş olmasını, bu öğretilerin Mani ve müritleri ile bağını daha detaylı okuyabilmeyi umardım. Böylelikle kitap az da olsa verdiği tarih dersi hissini hafifletirdi.

Kesinlikle okumaya değer bulduğum bir kitap oldu. İnsanın içinde ışık ve karanlığın birleşmiş olduğu gerçeğini oldukça olgunca kabullenmiş Mani bu gerçekle adaletten uzaklaşmadan nasıl yaşanabileceğini de gösteriyor. 

Kitapla ilgili diğer değerlendirmelere göz attığımda anlatım dilinin zaman zaman cok fazla guncel olduğundan, buna bağlı olarak da bazen hikayeden uzaklaştırdığından bahsedilmiş. Bunun dile göre yapilan çeviri ile alakalı olabileceğini düşünüyorum. Saadet Özen'in çevirisinde böyle bir durumla karşılaşmadım, tersine hikayenin tarihselliğine çok uygun bir dille çevrildiğini düşündüm. 

Benim oyum 5 üzerinden 4 yıldız oldu. Kendime göre sağlıklı bir yıldız verme yöntemi belirlersem daha adil bir derecelendirme yapmış olacağım ileride.

Goodreads profilime buradan ulaşabilirsiniz : https://www.goodreads.com/Tubikkk

Wednesday, December 11, 2013

Okuma Şenliği I , Kış 2013

Genelde boyumdan büyük işlere kalkışmaya korkarım ama bu sefer "sonunu düşünen kahraman olamaz" gazıyla harekete geçmeye karar verdim. Aslında kalkıştığım iş çok da anlattığım gibi dramatik değil ama son 2 senedir kitap okuma konusunda göstermiş olduğum o müthiş (!) performansı düşünecek olursak hayli iddialı bir dönüş yapmaya yeltendiğim doğrudur.

Durumdan çok saygıdeğer Selen Hanımefendi sayesinde haberdar olduğumu söylemeli ve kendisine ilk gördüğüm yerde farkında olmadan başıma açtığı iş için teşekkürlerimi sunmalıyım.

Konu şu ki, Pinuccia'nın Kitapları isimli blog sayfası Altın Kitaplar'ın da desteği ile bir kitap okuma şenliği düzenlemiş. Çeşitli kriterler var, bu kriterler doğrultusunda listenizi hazırlıyor ve 3 Mart 2014'e kadar listeyi bitirmeye, daha doğrusu kriterlere karşılık gelen puanları toplayarak en çok puanı toplamaya çalışıyorsunuz. Bence liste oluşturmak hem çok eğlenceli hem de çok zor. Listeyi oluşturmak için harcadığım zamanda zaten 1 kitabı bitirirdim desem yalan olmaz ama üzerine düşünüp araştırmak, alternatiflere bakıp karar vermek gerçekten güzel zaman geçirtiyor. Üstelik insana bir disiplin kazandırabileceğini de düşünüyorum. Ben kitapların çoğunu kendi kitaplığımızdan seçmeye karar verdim ve işin içine Cenk'in kitapları da girince hep mesafeli durduğum bilim-kurgu edebiyatına da göz kırpmaya başlamış oldum.  Bazı kriterler için hala karar verememiş olsam da, kategorilere göre oluşturmaya başladığım listeyi aşağıda sunuyorum, kurallar içinse Pinuccia'nın Kitapları'na bakabilirsiniz.  

1. Kategori (10 puan): Altın Kitaplar Yayınevi’nden çıkan bir kitap okuyanlara.

 Isaac Asimov - Altın Galaksi (314 sf) Benim okuduğum çok eski bir basımdı, ismi Vakıf ve İmparatorluk İngilizce aslına sadık kalarak değiştirilmiş sonradan.  

2. Kategori (10 puan): Kütüphaneden ödünç alınmış veya sahaftan satın alınmış bir kitap okuyanlara.

Harry Harrison - Yer Açın! Yer Açın! (218 sf) Bu kitabı Cenk 96 senesinde Beyoğlu'nda bir sahaftan almış. Orijinal adı Make Room! Make Room! Okuması Isaac Asimov'un Vakıf ve İmparatorluğu'ndan daha kolay geldi çünkü konu bütünlüğü, olay örgüsü daha akıcı şekilde kurgulanmış. Vakıf serisinin tamamını okusaydım belki düşüncelerim daha farklı olurdu. Diğer seri kitaplarını bulabilisem bu seriyi son kategoriye kaydırmayı düşünebilirim.

3. Kategori (10 puan): Adında bir hayvan adı olan bir kitap okuyanlara.

Kurt Vonnegut - Cat's Cradle (287 sf) - Bu, kitaplığımızda bulunan 2 hayvan ismi geçen romandan biriydi, diğerini başka bir kategori için ayırdım. Değişebilir.  

4. Kategori (15 puan): 600 sayfadan uzun bir kitap okuyanlara.

Umberto Eco - Foucault Sarkacı (609 sf) - Diğer tüm kitaplar 570 deyince durdu.

5. Kategori (15 puan): Nobel Edebiyat Ödülü kazanmış bir yazarın bir kitabını okuyanlara.

Günter Grass - Yengeç Yürüyüşü  

6. Kategori (15 puan): Türk edebiyatında klasik kabul edilen bir roman okuyanlara.

Peyami Safa - Matmazel Noraliya'nın Koltuğu (304 sf)  

7. Kategori (15 puan): Hiç okumadığınız bir ülke edebiyatından bir kitap okuyanlara.

Amin Maalouf - Işık Bahçeleri (238 sf) - Bu en çok zorlandığım kategorilerden biri olabilir. Yazar yazılarını Fransızca yazıyor olsa da Lübnan'lı.  

8. Kategori (20 puan): Sinemaya uyarlanmış bir kitabı okuyup filmini izleyenlere.

Daha karar veremedim. İlgimi çeken bütün filmleri izlemişim zaten, belki de filme bakarak karar vermek doğru değildir.  

9. Kategori (20 puan): Adında kış mevsimine ilişkin bir sözcük olan veya konusunda kış teması olan bir kitap okuyanlara.

Ahmet Ümit - Kar Kokusu (280 sf)

 10. Kategori (25 puan): Yasaklanmış bir kitap okuyanlara.

Aziz Nesin'in çevirmesiyle anılan Şeytan'ın Ayetlerini okumak istedim ama bulamadım. O nedenle bu kategori de şimdilik boş. Aziz Nesin'in kitabı çevirdiği dönemde yazarı Salman Rushdi ile girdiği tartışmayı web'de aratmanızı ve incelemenizi öneririm.  

11. Kategori (25 puan): Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk hakkında yazılmış bir kitap okuyanlara.

Evde bir Andrew Mango kitabı var ama biraz daha araştırma yapıp öyle karar vermek istiyorum.  

12. Kategori (25 puan): Yayınlanmış en az beş kitabı olan bir yazarın ilk kitabını veya romanını okuyanlara.

Bu gerçekten enteresan bir kategori. Araştırmam lazım. Aklım Yaşar Kemal'e gidiyor, görücez.  

13. Kategori (25 puan): Bir biyografi veya otobiyografi okuyanlara.

Biyografisi yazılmış kişilerden ilgimi en çok kim çeker sorusuna cevabı bulduğum vakit listede yerini alacak.  

14. Kategori (30 puan): Okuma yazmayı öğrendiğiniz yıl ilk kez yayınlanmış bir kitap okuyanlara.

Ben okuma yazmayı 88 yılında öğrendim. Ama bu da henüz karar vermediğim kitaplardan biri.  

15. Kategori (40 puan): Bir üçleme veya aynı seriden üç kitap okuyanlara.

Muhtemelen Otostopçu'nun Galaksi rehberi olacak ama tam emin değilim.


Kitapları bitirdikçe burada üzerini çizeceğim. Yarışma 3 Kasım 2013 tarihinde başladı. Ben oldukça geç başlamış oluyorum ama burada önemli olan gerçekten de denemek. Yapabildiğimin en iyisini yapmaya çalışacağım. Kitapları bir parça rahat hissettiğim alanın dışından seçmeye çalıştım ki benim için faydası da olsun. Umarım hakkından gelirim. Gelemezsem de okuduğum kadarı yanıma kar.

Siz de katılmak isterseniz listenizi blog sayfanızdan ya da mail ile Pinucca'nın Kitapları'na iletebilirsiniz.

Wednesday, December 4, 2013

Hayal ürünü cinayet




Parmaklarımın arasından kanın ağır ağır akıp giderken seni gerçekten de öldürdüğümü farkettim. Bundan 2-3 sene daha masum olsaydım inanabilirdim iyi insanların birini öldüremeyeceğine. Şimdi ise tam tersi. Büyük bir keyifle soktum bıçağı tam karın boşluğuna. Bıçağın ucuyla göbeğinin ilk temasında hissettiğim direnç bu girişimimin sonuçsuz kalacağı endişesini yaratmış olsa da bu endişem senin deyiminle "yeni bir aksiyon alma"ya itti beni. Ben de bıçağı ittim. Yerini rahatlamaya bırakan o dirençle vedalaşınca iş lunaparkta dönme dolaba benzemeye başladı. Gözlerin dehşet, korku, şaşkınlık ve hala, ısrarla kibirli kibirli bana bakarken bir saniye sonra bana bakarmış gibi ama daha uzaklarda bir bana odaklanmış gibi kalakaldı. 

Bıçağı ilk çevirişimde içerideki dengeleri değiştirmek kolay olmasa da, her dönüşte iç organların karakterin gibi gevşek hale geldi. Kimileri buna vahşet diyebilir. Kimileri yıllardan beri içimde bir cani sakladığımı zannedebilir. Kimileri oldum olası şiddet eğilimim olduğunu iddia edebilir. Hiçbirine itiraz edecek kadar iyi tanımıyorum kendimi. Tek merak ettiğim başkalarının beni tanıdığına nasıl emin olduğu. Ben gerçekten iyi bir insanken yeterince rezil bir insanmışım gibi kurmaca hikayeler yaratıp yargılamamış mıydı beni? Güleryüzlülüğümü rahatlık, dürüstlüğümü patavatsızlık, sessizliğimi yabanilik olarak değerlendirip kendi değerlendirmelerince geliştirdikleri tavırlarla baş etmek zorunda kalmamış mıydım? Demek ki ne ben ne de onlar beni iyi ya da doğru tanımamışız bu kadar zaman. 


Şaşırdığını biliyorum. En acımasız hale geldiğimde beni saf zannetmeye başlamıştın. Seni öldürebileceğimi nereden akıl edebilirdin ki? Ben sadece senin için eğlenceli bir misafirciktim. Küçük dünyanda odacıklar yaratmıştın. Bu odacıkların her birinde başka başka oyunlara yer açmıştın. Bazılarında yalan, bazılarında sapıklık, bazılarında hile, bazılarında hırsızlık, bazılarında nefret, bazılarında dolandırıcılık, bazılarında gösteriş, bazılarında ise cahillik oyunları vardı. Her bir odada her bir oyunu yöneten minik "sen"ler. Seninle her konuşmak zorunda kalışımda yeni bir oda keşfediyordum. Dilerdim ki bu keşif İstanbul'a ilk kez gelen bir turistin Kapalıçarşı'ya attığı ilk adım gibi olsun. Kaç kapısı olduğunu çözene kadar eline renkli dansöz kıyafetleri, fesler, tefler, nargileler, tavlalar ve mücevherler dolmuş olsun. Benimki öyle olmadı. İstanbul'un lahımlarında en pis kokan bok çukuru hangisi sanki onu bulmaya çalışıyorum. 


Seni öldürdüm çünkü minik "sen"ciklerden kurtulmanın tek yolu buydu. Hergün beni yeni bir odaya kapatım ruhumun ırzına geçmene müsade edemezdim daha fazla. Bir gün kafama ayakkabının sivri topuğuyla vuruyorsan, diğer gün briyantinli saçlarını gözlerime batırıyordun. Bir gün bıyıklarını yanaklarımda kusma hissi uyandırarak gezdirirken, diğer gün şuh kahkahalarınla kulak zarımı zedeliyordun. Sen kendini bir kadın zannettiğin günler kadar erkekçe kandırdın beni. Kendini erkek zannettiğin günler kadar kadınca kıvrıldın önümde. Senin ne cinsiyetin, ne güzelliğin, ne karizman, ne ahenkli bir sesin, ne heybetli bir duruşun, ne doğruluğun ne de haysiyetin oldu. 

Senin hünerlerini sergilediğin her odaya girdikçe, kendini birşey sahibi hissetmene fırsat verdim. Bunu yapan sadece ben değilim. Benim gibi milyonlarca zavallı var kendini sana mecbur hisseden. Dişlileri öyle sağlam kurmuşsun ki, insan arasında sıkışmadıkça yaşadığını anlayamıyor sanki. Her sıkıştığında farklı bir kemiğinin kırılmasına aldırış etmeden, sırf yaşıyor hissetmek için senin bir parçan olabilmek, dişlilerinin arasına sıkışmayı sürdürmek için mücadele veriyor. 


Seni neden öldürdüm diyordum değil mi? Sıkıştığım dişlilerden biri beynimi patlattı en sonunda. Tam sen yanımda kahkaha atarken hem de. Baktım başka yerlerim de dağılacak, seni yok etmeye karar verdim. O gün bugündür fırsat kolluyorum. Seni en zayıf, en savunmasız hissettiğin anda, kısacası hiçbirşey bilmediğine emin olduğun bir saniyede yakaladım ve sapladım bıçağı karnının en tatlı, en kabarık, en yumuşak yerine. 


Üzülme, artık sen bir kahramansın. Yıllardır eklediğin her bir dişli ile inşa ettiğin bu dev insan makinasını eminim sergilemek isteyecek başka makina sevdalıları vardır. Benim tavsiyem müzelerini değişik temalara göre düzenlesinler, özene bezene yarattığın her bir iğrençlik odacığın için ayrı bir tema düşünsünler. Bunun için de stadyum büyüklüğünde bir arazi kapatsınlar. 

Seninle vedalaşmak istemiyorum. Zaten üstümü başımı yeterince pislettin. Bir de veda işine girersek garip bir sorumluluk duygusuyla etrafa saçtığım sanal bağırsaklarını toplamak zorunda hissedebilirim kendimi. O nedenle kardeş, bana eyvallah!

Sunday, September 8, 2013

Olimpiyat Oyunları

Geçtiğimiz haftanın en çok konuşulan konusu 2020 Olimpiyatları oldu. Dün gece ise kimimiz heyecan ve hevesle, kimimiz endişeyle ev sahipliği yapacak şehrin açıklanmasını bekledik. Sonuçta ev sahibi şehir Tokyo olunca, biz de Eurovision'dan alışık olduğumuz "çok yaklaştık" avuntusu, kimine göre hayalkırıklığı ya da üzüntü, kimine göre ise iç rahatlamasıyla geceyi sonlandırdık. 

Türkiye'nin olimpiyatlarla ilişkisi Osmanlı döneminde başlamış aslına bakarsanız. 1906'da Atina'da yapılan ara oyunlarda Osmanlı Devleti'ni atletizm dalında temsil eden Yorgo Aliprantis isimli sporcu sonradan bu kategori olimpiyat kapsamından çıkartılmış olsa da 10 metre ipe tırmanmada 11.4 saniye ile dünya rekorunu kırıp kürsüye çıkmış. Meşrutiyetin ilanı ile birlikte kurulan Osmanlı Olimpiyat Cemiyeti Cumhuriyet sonrasında Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi olarak icraatlarına devam etmiş. 1920'de yapılan olimpiyatlara 1.Dünya Savaşı'na neden olan ülkeler arasında yer aldığımız için davet edilmemişiz. 1980 Moskova Olimpiyatları'na ise SSCB'nin Afganistan'ı işgal etmesini boykot etmek amacıyla katılım göstermemişiz. 1932 Los Angeles Olimpiyatları'na yolun uzaklığı, buna bağlı olarak da maddi imkansızlar nedeniyle katılamamışız. Bazıları doping ve ırkçılık nedeniyle kirlenmiş olsa da bugüne kadar başta ata sporumuz güreş olmak üzere çeşitli dallarda 100'e yakın madalya elde etmişiz.

Ev sahipliği maceramız ise 2000 yılında ilk kez aday oluşumuzla başladı. 2016 için adaylık başvurusu yapmadık. En iddialı adaylığımız ise 2020 yılı için gerçekleşti ve dün de final oylamasına kadar yükselerek kafa kafaya denemeyecek bir farkla ev sahipliğini Tokyo'ya teslim ettik.

Şahsi olarak ne düşüneceğimi, nasıl hissedeceğimi tam kararlaştıramadığım bu konuda olimpiyat oyunlarına ev sahibi olsaydık kazanacaklarımız ve kaybedeceklerimizi çoğunlukla bugünün koşullarını baz alarak öngörmeye çalıştım. 

2020 İstanbul Olimpiyatları neler kazandırırdı : 

* Adı bile heyecan yaratıyor. Ev sahibi listelerinde yer almak, yaşadığım şehirde böyle bir organizasyona şahit olmak, oyunları canlı olarak izlemek, potansiyel çocuklarımın elinden tutup götürebilmek hayallerin en güzeli.

* Her sosyal sınıftan gencin futbol dışında spor alanlarını keşfetmesi, bilgi sahibi olması, değerlendirme-eleştirme yetisini geliştirmesi, ilgilenmeye başlaması.

* Birbirinden farklı dallarla ilgilenen sporcuların 7 senemiz olduğunu düşünecek olursak erken yaşta keşfedilerek hızla hazırlanmaya başlaması, devlet tarafından maddi ve manevi imkanlarla desteklenmesi.

* Ev sahipliği yapacak şehir olduğumuzdan, daha çok branşta daha fazla sporcu ile temsil edilmek konusunda bir sorumluluk duygusu geliştirebilmek, buna bağlı olarak da gençleri teşvik etme çalışmalarının yürütülmesi, sporcuların kıymetlerinin alıştığımızdan fazla bilinmesi. 

* Bu kadar eziyete rağmen güzelliğini tam olarak kaybetmemiş şehrimize gelecek kaliteli turist sayısının artması, muazzam bir tanıtım imkanı sağlaması, turizm gelirinin artması, esnafın yüzünün gülmesi.

* Büyük bir organizasyon olması ve genç, dinamik kimselere ihtiyaç duyması nedeniyle pek çok genç insanın bu organizasyonda görev alması, uluslararası bir organizasyonun parçası olarak elde edeceği vizyon ve tecrübenin sağlayacağı bireysel katkı.

* Okulların öğrencilere spor sevgisini ve disiplinini aşılaması, öğrencilerini daha yakından gözlemleyerek gelişimlerine gösterdiği katkıyı arttırması. 

*Herşeyden önemlisi işin içinde elin adamına rezil olmama kaygısı olacağından kadını-erkeği, ırkı, dini farketmeksizin tüm sporcularının destek görmesi.


2020 İstanbul Olimpiyatları ne gibi olumsuzlukları beraberinde getirirdi : 

* Mevcut hükümetin ev sahibi olma başarısını politik bir araç olarak seçimlerde kullanacak olması. Ülkenin selameti, kalkınması ve yeni mecralarda yer alması ve kültürel kazanımlar elde etmesi bir görev olmalı. Bonus değil. Bunu "Bakın, bunlaaaar olimpiyatın o'sunu bilmezlerdi" seviyesinde kullanacak olmaları, bu zamana kadar yapılmış tüm çalışmaları son 5 senedir yapılıyor gibi üstlenecek olmaları tüylerimi ürpertmeye yetiyor. 

* Ulaşım problemi! Olimpiyat oyunları zamanı geldiğinde pek çok ana yolun halk ulaşımına kapatılarak bu sorunun göstermelik çözülecek olması. Yeni ulaşım kaynaklarının tahsis edilmesi yerine halkın günlük ihtiyacını karşılaması beklenen mevcut kaynağın olimpiyat oyunlarına tahsis edilmesi ve günlük hayatın kaosa dönüştürülmesi.

* Gelen turistlerin güvenliğinin sağlanması. Tarihçemizde yer alan tecavüzler, kaçırılmalar, fiziksel ve sözlü tacizler, kapkaçlar, bilet 1 TL - ticket 5 TL'ler. 

* Gelen turistler için düzgün planlanmış turistik gezilerin doğru organize edilememesi. 

* Açılış ve kapanış seramonilerinde yer alan sanatçıların, kültürel sunumların içerikleri. Sertab Erener'i açılış töreninde gerdan kırarken hayal edebiliyorum ancak Fazıl Say'dan bir dinletiyi ne yazık ki gözümde canlandıramıyorum.

* Yapılacak olan inşaatlar. Konu ile ilgili spor komplekslerine çok ihtiyacımız olduğu aşikar. Ancak Toki'nin milli inşaatçımız olduğu bu günlerde TEM kenarına yapılacak her türlü mimari estetikten uzak kazuretimsi binaları, yağmur yağdıkça içine göçen yolları, kesilecek ağaçları, her bir alanda yapılacak şaibeli ihaleleri, bu işe ayrılacak arazileri düşündükçe içim şişiyor. 

* Lüzumlu lüzumsuz dağıtılacak davetiyeleri, bilet fiyatlarının Türk halkının bütçesi için çok yüksek olacak olması, her okuldan bir miktar öğrenci için ücretsiz izleme imkanınınz sunulmayacak olması, Diyarbakır'da yaşayan bir kişi için, ulaşabilirliği düşünüldüğünde olimpiyat oyunlarının Londra'da yapılandan farklı birşey ifade etmeyecek olması. Olimpiyata renk katacak üniversite öğrencilerinin her fikir beyanında gazla, tomayla, copla uğraşmakta olması.

* Bir ihale ile yayın haklarının Lig TV, D-Smart gibi ücretli bir yayın aracısına verilmeyeceğinin garanti olmaması.

* Bu zamana kadar savaşta yer aldığı için olimpiyata katılamamış, aynı şekilde SSCB'yi boykot etmiş bir ülkenin yöneticilerinin şu anda Suriye için savaş konusunda bu kadar istekli olması. 

* Katılacak sporcuların, doping, ırkçılık gibi kirletici faaliyetlerinin yanısıra kontrol edilemeyecek bir siyasi lobi çerçevesinde desteklenme ihtimali ve bunun  getireceği ayrıştırmalar, haksızlıklar.

* Daha sayarım saymasına da, geri kalanı özetleyecek şekilde, konuyu bütünlüklü bir ülke başarısından çok bireylerin başarısı ve bunu çekemeyenler gibi ayrıştıran, aşağıdaki zihniyetin bu işi ele alıp yürütecek olması. Verilen emeğin de 16 saatlik uçak yolculuğundan ibaret olduğunun özetlenmesi.



Bu ülke aylardır enteresan süreçlerden geçiyor. Çocukluğumuzdan beri heyecan içinde takip ettiğimiz bu organizasyonu kendi ülkemizde görmek eskiden olsa bizi uykusuz bırakacak kadar sevindirirdi. Ancak uykumuzu kaçıracak bir hale geldi. Utana utana istemediğim anlar oldu açıkçası. Umarım farklı bakış açılarıyla, yepyeni, modern, yaratıcı, umut verici, bütünleştirici bir yaklaşımla gelecek senelerde yine aday olur, bu sefer aklımıza karanlık olimpiyat sembollerini getirmeden, heyecanla bekleyebiliriz sonucu. 

Bu sene olmadı Türkiye. Nedenini biliyorsun. 



Olimpiyat tarihçemizle ilgili kullandığum kaynak : http://tr.wikipedia.org/wiki/Olimpiyat_Oyunlar%C4%B1%27nda_T%C3%BCrkiye