Tuesday, January 13, 2015

Öykü mü roman mı?

Eskiden olsa "Öykü de neymiş? Kolaya kaçmanın, sabırsız davranmanın bir diğer yolu." der, küçümser geçerdim. Sırf bu nedenle, kendi kendime yazdığım kısacık öykülere bile kıymet vermez, beğenen olursa şaşırır, daha uzununu yazacak sabrım yok diye kendime kızardım. 

Son aylarda bazen bilerek bazen bilmeyerek aldığım öykü derlemesi kitaplardan sonra, özellikle de nispeten yaşı bana yakın yazarların kitaplarını okurken hissettiğim güçlü ve olumlu enerjiden sonra öykü kitaplarını daha keyifle okumaya başladığımı görüyorum. Eskiye göre bakış açımda da önemli farklar var. İki türün ayrımına ve bende bıraktığı etkinin farkına varmaya başladım.

Konunun anlatımının uzun, çetrefilli ya da kısa ve öz olması o kadar çok şey değiştiriyor ki konusuna göre! Bazılarını uzatsan sünecek, bitmek bilmeyen pembe diziye dönecek, araları doldurmak için eklenen vasıfsız yan karakterler olacak, hangi duygu durumuna göre pozisyon alacağımız şaşacak, vs vs... Verilmek istenen mesaj, vurucu olsun istenen nokta ne ise ona odaklanan bir tür oluyor öykü benim anlayışıma göre. Bu da anlatılmak isteneni okuyucunun kucağına gösterişsiz ama net şekilde bırakıveriyor. 

Özellikle son dönemden Melisa Kesmez, Ercan Kesal, Emrah Serbes, Mahir Ünsal Eriş bu türde kitabını okuduğum yazarlar oldular. Hala bu blogu takip eden kaldıysa benim Goodreads'i aktif olarak kullandığımı biliyordur. Bununla ilgili ayrıca da bir yazı yazmayı planlıyorum. Öykü derleme kitabı olarak en aklımda kalan iki tanesi için Goodreads'te yer verdiğim yorumlarımı buraya da eklemek istedim. 


Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz / Melisa Kesmez



 

Atları bağladım ve geceyi burada geçirdim hakikaten de. Kitabı bir günü bile bulmayan bir sürede, heyecanla okudum. Kısa öykülerin derlendiği kitaplara hep bir mesafeden bakarım genelde. Karakterleri tanımaya, mekanları sindire sindire gözümde canlandırmaya ve zihnimde oluşturduğum dünyaya hikayeyi yerleştirmeye zaman ayırmak isterim. Kısa öykülerde bu imkanın bana verilmemesinden endişelenirim.

Melisa Kesmez oldukça çarpıcı bir isme sahip kitabında neredeyse her öyküde beni endişelerimden sıyırıp hikayenin tam göbeğine bırakıverdi. Kendimi bazen "Bozkır"da yolculuk ederken, bazen "Şubat"ta soğuk boğaz rüzgarını yüzümde hissederken, bazen de "Arif"in ölümü kalbimi burkarken buldum.

Yanılmıyorsam yazarın ilk kitabı. Samimiyetinden şüphe etmeden okuduğum bu anlatımı yeni kitaplarla da okuyabilmeyi çok isterim.


 Olduğu Kadar Güzeldik / Mahir Ünsal Eriş




 
Kısa kısa 8 öykünün yer aldığı bu kitaptaki neredeyse tüm hikayeler, 80 doğumlu yazar Mahir Ünsal Eriş'in büyüdüğü Bandırma ve çevresinde geçiyor.

Bir-iki hikayede uzunluğuna fazla gelebilecek yan hikayecikler ve karakterler vardı. Bu fazlalık hikayeyi okurken aslında kısa öykü değil, uzun uzun roman yazmak isteyen yazarın tatlı sabırsızlığından ötürü kısa hikayelere sığdırmaya çalıştırdığı izlenimi oluşturdu bende.

Ne var ki tüm öyküler insanın kalbine dokunan bir anlatım ve merak uyandıran olay örgüsü ile keyifle okumamı sağladı. Bazı hikayelerin sonu sürpriz oldu. Yazar, başında sinyalini verdiği olayları gelişme kısımlarında çok güzel unutturuyor.

Kitap okurken durup okuduğumu sindirmeye çalıştığım ya da göz yaşları döktüğüm an çok fazla olmaz ama bazı hikayelerde boğazım düğüm düğüm oldu. "Çok güzel filmdi, çok ağladık" kriteri ile yaptığım bir değerlendirme değil bu elbette. Anlatımdaki yalınlık, samimiyet, sömürmeden duygulara dokunduran kısacık tasvirler aynı samimiyetle okumamı sağladı.

Son dönemde okuduğum genç ve yeni yazarların öykü kitapları daha önce ilgimi çekmemiş kısa öykü derlemesi kitaplara ilgimi ve sevgimi arttırıyor. Mahir Ünsal Eriş de hem eski, bildiğimiz, güvendiğimiz yazarların kısmen nostaljik anlatımı hem de bugüne ait bambaşka bir mizahi ve duygusal anlayışın bir arada olduğu bir dil kullanıyor.

Favori üç öyküm içimi burkma sırasına göre şöyle :

1. Zehir miktarda
2. Kanatlarımız olsa be Metin
3. Benim adım Feridun

"Stoper"e ise jüri özel ödülü veriyorum :)

Wednesday, December 31, 2014

Yeni yıllar, umarım güzel olurlar!

İşe gittim geldim.
Çok kilo aldım, çok kilo aldığımı kabullendim.
Diete başladım kilo verdim.
Bol bol spor yaptım. Yürüdüm, koştum, fitness, aerobik, ne bulursam yaptım.
Sağlıklı beslendim, geçen senelere oranla evde çok yemek yaptım.

Arkadaşlarımın, ailemin doğumgünlerini kutladım.

Berkin Elvan'ı uğurladım. 16 kilo. Gözyaşlarıyla, isyanla, iç acısıyla...

Oy kullandım, herkes eşit olsun istedim, iyiler kazansın diledim, sonuçta yine hayal kırıklığına uğradım. Politikadan uzaklaştım.

Yeğenim, canımın içi, Ali'mi bu dünyada karşıladım. Gözlerinin içine, gülüşünün kenarına, parmaklarının en tombik kısımlarına baktım. Her hücrem nasiplensin diye kokladım da kokladım.

Dosttan öte kardeşim, candan can badim Deniz'i getirdi dünyaya. O küçük adamın çekik gözlerini gördükçe gençliğimizi ve geleceğimizi düşündüm. İç titremesine kan bağı gerekmez bir daha gördüm.

İş bazen beni çok yordu, çok bunaldım. Bazen hırs yaptım, bazen yenilmiş hissettim. Kendimi de başkalarını da tanımaya çalıştım. İyi olmaya, dürüst olmaya, sıklıkla paniklesem de sabırlı olmaya gayret ettim. Benliğimden çıkmamak için direttim.

Soma için kalbim kömür karası oldu. Vicdanımda başkaları adına bir yırtık daha açtım. Bu yaraları kapatamadım.

Bol bol tatil yaptım. Bodrum'da balık yedim, Datça'da yıldızlara baktım. Hayatın ne kadar zor ve güzel olduğunu yıldızlara baktıkça kabullendim. Savaşmanın bir faydası olmadığını, her şeyin bir zamanı ve yeri olduğunu, en önemli şeyin gönülden istemek ve kabul etmek olduğunu düşündüm.

Bol bol konuştum, bol bol sustum. Yeni evimizi eskittim. Tadını çıkarttım. Toprakla oynadım, çimleri sevdim, tomurcuk takip ettim.

Kedi sevdim. Kediyi olduğu gibi kabullendim. Tercihlerine saygı gösterdim. Tomruk Başgan kardeşimiz oldu, kedilerin arasındaki uçurumla tanıştım.

Çok gezemedik bu sene, Viyana'yı, Londra'yı özledim.

Değişik şeyler öğrendim, değişik haberler aldım, geleceğe dair planlar yaptım, bazı planların çok anlamsız olduğunu öğrendim.


Geçen seneye göre daha çok kitap okudum. Her zaman kitap okuma zamanım değil, emin oldum. Dünya Ağrısı'nı, 1984'ü bu sene okudum. Çok fazla film izlemedim, çok çeşitli müzik dinlemedim.

İçtim, sarhoş oldum, dans ettim.

Annemi çok özledim. Sevdiklerimi daha da çok sevdim. Sevgimi göstermek konusunda tutukluğumu atmaya, sabahları daha güzel uyanmaya, gülen göz gördüğümde gülmeye gayret ettim.

Bol bol şarkı söyledim, söyledikçe çok sevdim, sevdikçe çok söyledim.

Bizi sevgi kurtaracak, artık bildim.

2014 harika bir yıl değildi. 2014 öğretici bir yıldı. Ders almak doğru olmaz, yaşayıp, düşünüp bilmek gerektiğini gösteren bir yıldı.

2014'ten aldığım sinyallerle 2015 öğrenmeye, kıvrak ve berrak zihinle kendimi tanımaya, geliştirmeye, aksiyona geçmeye daha çok vakit ayırdığım, üzerimdeki ataletten kurtulduğum, susmadığım, kibar kibar değil, anırarak kahkaha attığım, sessizce değil hönkürerek ağladığım, dolu dolu yaşadığım ve yaşattığım, hayat verdiğim, hayat bulduğum, kana kana su içtiğim, sevdiğim, çok sevdiğim, sevmekten bir duvar ördüğüm bir yıl olur.

Umarım Cenk'in doğumgünü için söylediğim şarkı ve hazırladığım bu video hepinize gülümseme ve mutluluk verir. Sağlık, mutluluk, güzel sürprizlerle dolu yaşadığımızı iliklerimizde hissettiğimiz bol öpücüklü yıllar dillerim. Yeni yılınız kutlu, öpenleriniz çok olsun!












Tuesday, November 25, 2014

Çi - Azra Kohen




Fi, Çi, Pi üçlemesinin ikinci kitabı olan Çi'de psikolog Can Manay ve etrafındaki karakterlerin hikayesi kaldığı yerden devam ediyor. "İyi bir hikaye asıl bittiğinde başlar" mesajıyla yayına çıkan bu kitap aslına bakılırsa Fi'de zaten pek bitmemişti. O nedenle Çi, Fi'nin yarım bıraktığı yerden devam ediyor. Zaten benim anladığım bu bir üçleme değil. Yazarın kelimede bonkör olduğu bir romanın üçe bölünmüş hali.

Karakterleri tanıtan, yazarın sevdiği usulle her kişiyi bir tohuma benzetirsek, her tohumun içindeki potansiyele büyüteç tutan bir kitaptı Fi. Çi'de hedeflenen bu tohumların kendi potansiyellerini keşfettikleri, çatladıkları ve varlıklarını görünür kılma yolunda ilk adımı attıkları bir kitap.

Fi'de beni kızdıran yazım hatalarına bu kitapta çok fazla rastlamadım ya da benim dikkatimi çekecek boyutta değildi.

Fi'nin sonlarına doğru giderek artan karakter tutarsızlıkları ne yazık ki bu kitapta da devam etti. Bazı karakterlerin neyi niye yaptıklarını anlamak zor oldu. Karakterler arasında en çok Özge'yi sevdim ancak bu kitapta Özge gibi adalet peşinde koşan bir karakterin bilmediği ve başka yan karakterlerle konuşarak öğrendiği hayatın gerçekleri (?) beni oldukça şaşırttı. Şaşırdığım şey şu; her şeyin bu kadar farkında olan, dünyadaki adaletsizlikten yakınarak savaş açmaya kararlı olan bu karakter, bu acımasız sistemin nasıl işlediğini bu zamana kadar çözememiş mi?

Farkındalık yaratmak adına yazılmış bu kitap hiç bir şeyin farkında olmayan zihinlerde bir fark yaratabilir. Olmayanı ya da büyük bir gizemi anlatmıyor. Biraz okuyan, araştıran, gözlemlemeyi seven pek çok insanın zaten farkında olduğu şeyler biraz Zeitgeist, biraz Gezi Parkı anıları, biraz da 9/11 belgeselinden çıkmışçasına aktarılmış. Farkındalık yaratma kaygısı bir süre sonra yazarı ne yazık ki din-medya-siyaset sistemiyle ilgili fazla miktarda klişeye itmiş. Fikri olmayana fayda sağlayabilir elbette.

Yazar bir yerde şöyle bir konuşmaya yer vermiş: "Okuduğun her kitap, toplamda sadece 26 harfin kombinasyonundan oluşuyor, aynı etrafında gördüğün her şeyin aynı atomların bir araya gelmesiyle oluşması gibi..."

Bu konuşmayı yapan karakter de dinleyen de Türk. Türkçe'de 29 harf var. İngilizce'de 26. Belli ki yazar bu örneği başka bir kaynakta okumuş, kitabında da yer vermiş. Biraz copy-paste çeviri olmuş. Eğer özgün bir içerik değilse konuşmada "XYZ der ki" ya da "okuduğum bir kitapta diyordu ki" diye yer verseydi ben de kendimi salak yerine konmuş hissetmezdim.

Ben kitaba (Fi'ye) gündemle ilgili değil de ruhen daha besleyici olacağına inanarak başlamıştım ancak öyle olmadı. Çi'de bu beklentim iyice cevapsız kaldı. Sonuna doğru artık beslenme beklentimi bir kenara bırakarak nispeten umursadığım karakterlerin akıbetlerini öğrenmeye odaklandım. Sonu ilk kitapta sinyalini aldığım ama ikincide unutuverdiğimden bana bir parça sürpriz oldu diyebilirim.

Üçüncü kitapta yazar kişilerin her bir hareketinde aklından neler geçtiğini lüzumundan fazla detayla anlatmaktan vazgeçer ve bir şekilde hikayeye girivermiş kişileri de çözümlemeyi bırakırsa daha akışkan bir roman okumuş olacağım.

Lafı bu kadar uzatmam sanırım bu seriye büyük beklentiyle başlayıp aradığımı bulamamamdan ancak yazarda da potansiyel olduğuna inanmamdan kaynaklanıyor. Kızdığım yerler oldu, tatlı tatlı söyleniyorum diyebiliriz.

Özetle, ruhen beslenmek isteyenler biraz Eckhart Tolle okursa (ki ben artık inat etmeyi bırakıp öyle yapacağım) daha yerinde olabilir.

Wednesday, November 5, 2014

Fi - Azra Kohen




Kişisel gelişimden ziyade hayatı, varlığını, geçmişi, günü ve geleceği sorgulayan pek çok insanın içten içe bildiği ama unuttuğu ya da bastırdığı farkında olma kavramını tekrar hatırlatma kitabı diyebiliriz. Anlatılmak istenen fikirler psikolog Can Manay, komşusu (ve Can Manay'ın ruhen merkezi) balerin Duru ve sevgilisi Deniz, öğrencisi Bilge, gazeteci Özge, şoförü Ali ve pek çok başka yan karakter üzerinden aktarılıyor.

Yazarı Azra Kohen'in vermek istediği pek çok güzel mesaj var. Bunların bazıları oldukça sarsıcı olabilir durumunuza göre. Bilinç ve bilinçaltı ilişkisi mükemmel tanımlanmış mesela. İnsanın kendi varlığını, varoluşunu, bu varoluşu sahiplenmesini, kendini inkar edebileceği alanın da, başkalaştırmaya çalıştığı alanın da olası sınırlarını bulabilirsiniz. Kendinizi unutup, yaşamaktan ziyade yaşam mücadelesine dönüşen bir boğuşma içerisindeyseniz bir durup nefes alıp "ayna"ya bakabilirsiniz. Daha önce "merak" etmediğiniz şeyleri merak edebilir ya da meraklarınızın anlamsızlığını kavrayabilirsiniz.

 Bunların tamamı, yaklaşık 600 sayfalık bu kurgu romanda, birbirinden başka karakterler üzerinden anlatılmış. Oldukça sürükleyici biçimde akan bir kitap. Her karakterin hikayesini ilgiyle ve merakla takip edebilirsiniz.

Ancak 3 yıldız vermemin asıl sebebi bazı olumsuz eleştirilerim olacak. En en en öncelikle, Fi, editörü olan, basımevi olan, pazarlama çalışmaları yapılan bir roman. Böyle bir romanda bu kadar fazla yazım hatası ve dil hatası yapılmış olması, Türkçe'nin romandaki karakterilerin konuşma dilinin de ötesine geçen biçimde hatalı kullanımı okurken beni rahatsız etti. Hak etmek kelimesi bir kere "hakketmek" olarak yazılsa buna gözden kaçan bir hata diyebilirim ama tüm yazımları bu şekilde olunca özensiz demek durumunda kalıyorum. Hakketmek kelimesi sözlükte "Maden, ağaç, taş üzerine elle yazı veya şekil oymak" anlamı ile geçiyor. Ancak yazarın kullandığı alan "bir emek karşılığı hakkı olan şeyi elde etmek, hak kazanmak". Bu tip hatalar neredeyse her sayfada var ve benim gibi buna dikkat ediyorsanız bazen sinirden kitabı kapatasınız geliyor. Hikayeyi merak ettiğim için yenik düştüm ve her seferinde kapatamadan okumaya devam ettim ama bu da kitabın olumlu tarafı işte :)

Kitaptaki tüm karakterler ilgi çekici. Özellikle ilk tanıtıldıkları kısımlar okuyucuyu kendisine hemen bağlıyor. Ancak başta çizilen kuvvetli karakterlere rağmen sonuna doğru bu karakterlerin amaçlarının, nedenlerinin, nicelerinin etkisi azalıyor. Karakterler üzerinden anlatılan tüm fikirler çok değerli olsa da belli bir zaman sonra bu fikirlerin doğru karakterler üzerinden anlatılmamaya başladığı gibi bir hisse kapıldım ben. Yani fikirleri aktarabilmek için öylesine bir karakter seçilmeye başlandı sanki bir süre sonra. Bu da karakterden çıkıp yazarın şahsi görüşlerini okumaya başladığım hissi yarattı bende. Madem öyle olacak, o zaman kurgu bir romana gerek yok. Herhangi bir kişisel gelişim kitabı gibi planlanmış bir kitap da pekala yapılabilirdi.

Bazı olaylar ne olduğu belli olmayan, sonuçsuz şekilde bırakıldı. Bu kitabın devamı olan Çi'nin varlığından haberdarım. Ancak yine de seri olacak bir kitap için bile çok havada kalan konular var. Can Manay'ın Eti ile olan bağı gibi. Çi'de bu konulara ne kadar değinilecek bilmiyorum ama ilk kitapta da daha toparlayıcı bir tutum olmalıydı.

Bazı durumlarda anlatım "Beyaz Dizi" kıvamındaydı. Özellikle karakterler arasında bir tutkudan, ya da cinsellikten bahsedilecekse bu anlatım tarzından ötürü gülümseyerek okuduğum yerler oldu.

En eksik bulduğum nokta, daha derin, fikir aktarımı / kurgu oranının daha doyurucu olduğunu varsayarak başlamış olmam kitaba. Ancak kitapta yer alan tüm derin fikirler yazarın internette kolayca bulunabilecek söyleşilerinde mevcut. Bunun için 600 sayfaya gerek var mıydı emin değilim. Buradan yazarın paylaştığı felsefelerin, düşüncelerin değersiz ya da yetersiz olduğu anlamı çıksın istemem çünkü Azra Kohen'in oldukça pozitif ve dolu dolu bir enerjisi olduğunu, anlatacak çok fazla şeyi olduğunu hissediyorum garip bir şekilde. Çi'yi okumayı heyecanla bekliyorum, daha özenli ve daha dolu dolu olacağını umarak

Tuesday, September 30, 2014

İnsan ve sivilce arasındaki ilişkiden karakter tahlili

Geçen gün sevgili Pelo'm ile oturuyoruz. Minnacık bir sivilcesi çıkmış. Kendisini bu hususta uyarmamın ardından "Sen de ablam da böylesiniz, sizin gibi olmıycam, sivilcemi sıkmıycam!" diye yakardı.

Ben de o an benim sivilcelerimle aramda olan ilişkiyi ve etrafımdaki pek çok insanın ilişkisini şöyle bir gözden geçirdim ve çeşitli tahliller yaptım. Belki yardımı dokunur diye düşünerek bu tahlillerimi sizlerle de paylaşmak istedim. Bu tahlilleri yaparken sivilcesi olmayan, cilt problemi olmayan şanslı ve gıcık kişileri, bir de sivilce konusunda tedavi gerektirecek problemi olanları dışarıda tuttum. Bu iki tip insan bu yarışmamızda fasulye.


1) Sivilcesi olup da içinden sıkmak gelmeyen, hiç ellemeyen, hatta üzerine hiç düşünmeyen insan tipi: 

Böyle bir insan karakterli, düzgün, saygın, doğru bir insan olabilir kuvvetle muhtemel. Ya da sinsi, çıkarcı, hesap kitapçı, fazlasıyla düşünen ama düşündüğünü çaktırmayan bir insan da olabilir. Her iki durumda da o insan tipiyle aramda bir mesafe olur. Hayatın getirdiği durumlarda çok fazla ortak paydada buluşamayacağımızı, hayata aynı gözle bakamayacağımızı, benim dünyamla onun dünyasının kesiştiği noktaları kolaylıkla saptayamayacağımızı düşünürüm. Bu nedenle biraz tedirgin bir iletişim kurarım. 

Ben : Hayatımın hiç bir evresinde bu tipte bir insan olamadım.


2) Sivilcesi olmayan, ya da görünür halde olmayan, kızarmamış, kabarmamış, ucu çıkmamış, büyüteçle bakılınca ancak görülen bir sivilceyi ya da cilt kusurunu psikopatçasına yerinden sökmeye çalışan, olmayan sivilceyi büyük uğraşlar sonucu var eden insan tipi: 

Bu kişilerin muhtemelen normal bir insandan daha fazla sorunu vardır. Sorunları da sivilceleri gibi dışarıdan bakınca görünmüyor olabilir. İletişim kurmak, kurulan iletişimi belli bir sıcaklık seviyesinde ve uzun süreli tutmak mümkün olmayabilir. Daha içine dönük, yüzeysel bir tanışıklıkta edinilen intibadan daha farklı karakter özellikleri taşıyabilirler. Siz isteseniz de kurduğunuz yakınlık belli ölçüyü geçemeyebilir. Sır tutan, ağzısıkı, ketum, kahkahadan çok gülümsemeyi tercih eden insanlar olabilirler. Ben biraz çekinirim böyle insanlardan.

Ben : Özellikle ergenlik dönemimde, sivilceli bir insan olmamama rağmen psikopatçasına suratımı sıkıp duruyordum. Sanırım ergenlik buhranının (evet bu olsa olsa bir buhran olabilirdi) verdiği sıkıntı buna itmişti beni.



3) Sivilcesini görür görmez sıkan, patlatamasa bile şansını deneyen, patlamayan cinsten bir sivilceyse sinir olan, hırsından suratını yara bere eden, hatta hızını alamayıp eşinin dostunun sivilcelerine dadanan insan tipi: 

Bu kişi gelsin benim kardeşim olsun isterim. Sivilce sıkılmaz mı yahu! Sivilce dediğin bir kişinin hayattaki tüm iç sıkıntısını atmanın en kestirme aracıdır! Patladığı o saniye içte oluşan huzur, rahatlama hissi dünyalara bedeldir ve kesinlikle kahvaltı kadar olmasa da mutlulukla bir ilgisi vardır. Bu saniyelik hazzı sonrasını düşünmeden yaşayan insan, milli maç izlerken gol sonrası düşünmeden sarıldığın, sarhoş olursan seni çeken, piknikte mangalı keyifle yapıp herkesi besleyen, güzel kısır yapmada altın madalya sahibi, kahkaha atarken ses tonunu ayarlamayan neşe ve hüzün karması bir arkadaş gibidir. Her normal insan kadar sorunu, onunla baş etmeye motivasyonu, attığı adımların yaratacağı sonuçları kabullenecek cesareti vardır. Samimi bir insandır, içinden ne geliyorsa uygun bir dille söyler ya da davranır. Zaman zaman lüzumsuz yere başlarını derde sokma eğilimleri mevcuttur.

Ben : Genellikle kendimi bu insan tipine daha yakın görüyorum. Bir sivilce varsa sıkılmalıdır ve o iç huzurunun tadı çıkarılmalıdır.



4) Herkes gibi sivilcesi olan, o sivilceleri gören, varlığından haberdar ve rahatsız olan, sıksam da geçse diyen ancak yara yapacağını, cildine zarar vereceğini bildiğinden elini sürmeyen insan tipi: 

İşte bu saygı duyulası insan modelidir. Diğerleri öyle değil miydi, öyleydi. Ancak bu insan tipi jüri özel ödülünü hakediyor. İrade, kontrol, gerçekçilik, kendini bilme, olayları olduğu gibi gözlemleyip, sebep sonuç ilişkisi kurarak hareket etme, doğru yatırımlarla gelecek riskleri en aza indirme, sorumluluk bilinci, eğlenmeye yatkınlık gibi evlat yetiştirirken ona vermek isteyeceğiniz  pek çok güzel özelliği bu insanlar bünyelerinde barındırır. Duygusal olarak aşırı iniş çıkış göstermemeleri, daha kararlı ve dengeli hareket etmeleri bu insanlarda "sinsi" olabileceği fikrini uyandırsa da sinsilikten değil akıllılıktan böyledirler. En berbat ruh hallerinde bile gülümsemenin iyi geleceğini, zor zamanların geçeceğini bilirler. Sinsi görmek isterseniz 1 numaraya bakın, sinsi dediğin çıkarsa onlardan çıkar :P Benim etrafımdaki arkadaşlarımın çoğu bu gruba dahil. Demek ki ben zamanla hep iyi arkadaşlar edinmişim. 

Ben : Hayatımın önemli bir kısmını 3 numara olarak geçirmiş olan ben, gözlerimin çevresinde oluşan minimal çizgileri, saçlarımın arasında parlayan beyaz telleri daha çok farkettikçe bu tipe yaklaşıyorum sanırım. Artık bir sivilceye şuursuzca abanmayalı epey vakit geçti. Şimdi de bana uzaktan baktığınızda elimi sürekli suratımda göreceksinizdir ancak yüzümde sıkılmaktan yara olmuş sivilce sayısı artık ciddi oranda azaldı.


Fotoğraf : saglikcini.com'dan alıntıdır.

Saturday, March 22, 2014

Twitter yasakları

Bu yasakları kutlamak için akşam 10'dan sonra aldığımız rakı ile masaya oturup "N'olcak bu memleketin hali?" sorusunu takiben tatava mı yapacaz, "oyumu Sarıgül'e veriyorum" mu diycez, sonra sıkılıp elimizde telefon twitter'a hashtag mi giricez, napacaksak yapalım. Öyle bir sıkıldım, öyle bir sıkıldım ki! Bu adam defolup gitse bile biz birbirimizi yemeye devam edicez, kimimiz faşist olacak kimimiz bölücü. Birbirimizi hor görmeye, aşağılamaya, anlamamaya, inat etmeye, egolarımızdan, bilgisizliğimizden, ideolojilerle dolu süslü ama 3 kişinin anladığı cümlelerimizden vazgeçmiycez. Bu topraklar en iyi ihtimalle 80 sonrası çocukluğumuz kadar güzel olacak. Birileri eziyet çekecek, birileri çektirecek. Kürtler Kürt oldukları için Türkler Türk oldukları için suçlanacak. Kadın zihinlere işlemiş şekilde eşya olmaya devam edecek.

Bir kaç seneye üzerimizden tır geçmiş gibi olacağız. Elimizde heryere asılabilmiş Apo posterleri, üniversiteye girebilmiş başörtülü kızlarımız, özgür kaldığına sevinen askerlerimiz ama eceliyle ölecek bir Kenan Evren'imiz kalacak.

Kimimiz faşist, kimimiz Kemalist, kimimiz bölücü olmaya devam edeceğiz. Bir ülkenin vatandaşı olmayı beceremeyeceğiz.

Şimdi DNS ayarlarımı değiştirmeye çalışacağım. Bir bakarsın paralel evrende huzurlu bir dünyaya bağlanırım.

Friday, January 10, 2014

Emek-lemek

Bugün değerli kayınpederim daha da önemlisi sevgi ve saygıdeğer babam Cengiz Miroğlu 38 yıldır görev yaptığı Şişli Etfal Hastanesi'ne emekliliği nedeniyle veda etti.

Bugün hastanede düzenlenen veda toplantısında çalışma arkadaşlarının ve babamızın yaptığı konuşmalar beni çok etkiledi. Bu nedenle sizinle hislerimi paylaşmak istedim.

Doktor, öğretmen, avukat, asker, akademisyen, üretimde çalışan mühendis, sanatçı, sivil toplum örgütü iştirakçisi gibi toplum menfaatlerine direk etki eden görevlerde yer almıyorsak, çalıştığımız iş yerleri 3-5 senede bir değişiyorsa, plazalarda, bankalarda, şeklimizi bozmadan her geçen gün biraz daha insanlıktan çıkıyorsak pek mümkün değil babamınki gibi bir vedayla "mesleğe" hoşçakal dememiz. Bizim vedalarımız ancak bildiğimiz en pahalı pastaneden söylenecek pastalar, bütün haftanın stresini atmak amacı ile insanların geldiği ayarsız klarnetli fasıllar, "ayıp olur" diye verilen adam başı 30 TL'den toparlanmış hediyeler ve "hayırlısı olsun cnm yaa" düzeyinde cümlelerle olur. O yaşta bir yerlerde genel müdür falan olabildiysek ayrı tabi. Aynı hesabı yatlı partiler, ıstakozlu kanepelerle, rakı yerine martini bardakları ile yapmak daha doğru olabilir.

İnsan eğitimini gönüllü olarak aldığı ve mezuniyetinden sonra da başka işler kovalamadan kendini sahaya attığı bir meslekte mutlulukla çalışıyorsa, işini hayatının önemli bir noktasına getirebiliyor. Para kazanmayı öncelikli amacı yapıp işkolik olmaktan bahsetmiyorum elbette.

Saygı duyduğu, önem verdiği, kendini mutlu hissettiği bir işte çalışan insan, işini ve özel hayatını aynı sevgiyle sevip, fedakarlık yaptığı için birinden birine içten içe öfke duymadan, işine gösterdiği hassasiyeti çocuğuna, çocuğuna gösterdiği hassasiyeti işine göstererek de hayatını sürdürebiliyormuş. Gönüllü olarak bir disiplin oluşturup dengeleri içtenliğinden ödün vermeden sağlayabiliyormuş. Çalıştığı süre boyunca sadece işi ile ilgili değil, hayatının geneli ile ilgili değerli tecrübeler, anılar, fikirler, algılar edinip bu edindiklerini etrafı ile paylaşabiliyormuş. Ciddiyetle samimiyeti, sevgi ile saygıyı, öğrenme ile öğretmeyi, kendine güvenle kendini bilmeyi aynı terazide dökmeden taşıyabiliyormuş. Doğruyu bilmek için yılmadan çalışıp, zamanı geldiğinde doğru bildiğinden şaşmayabiliyor, hadsizliğin gözüne parmak sokabiliyormuş. Ülkenin, ekonominin, iş yerinin sağladığı imkanları bir kenara koyup, elinden gelenin en iyisini yapmaya daima gayret ederek bulunduğu ortamın koşullarını da iyileştirebiliyormuş. Sevmeyi bildiği kadar sevilmeyi de biliyor, azarlansa da sevilen, azarlasa da saygı duyulabilen biri olabiliyormuş. İşini yaparken insanlara, ülkesine sağladığı katkıyı ön sıraya alabiliyormuş.

Ben ve benim gibi arkadaşlarım, yazımın başında ifade ettiğim ortamlarda, belirttiğim sürelerde para için çalışmaya devam edersek, işimizden maddiyat dışında hiçbirşey elde edemeyeceğiz. Doların fırlaması müşterimizi memnun edecekse mutlu olacağız ancak ülkenin yaşadığı krizi önemsemeyeceğiz ta ki o kriz yüzünden işten atılana kadar. İş yerimizi daha iyi bir yer yapma gayretimiz olmayacak çünkü piyango bize vurursa ilk yapacağımız şey istifa etmek olacak. Bilgiyi kendimize saklamak konusunda uzmanlaşacağız çünkü iş arkadaşımızın bizim yerimize terfi etmesine göz yumamayacağız. Ayağımıza basılmasın diye ayağa basacağız belki. Çocuklarımıza yatılı bakıcı tutacağız çünkü bütün gün hissettiğimiz gizli nefret ve stres akşam eve geldiğimizde çocuk kaprisi çekemeyecek hale getirecek bizi. Sonra bir gün çocuğumuz Serdar Ortaç dinlemeye başlayacak ve biz anlam veremeyeceğiz. Zengin bir hayattan bahsedebileceğiz belki ama yaşadığımıza inandığımız "onurlu" hayatlarımız her ay bordrodan otomatik düşülen ödediğimiz vergiler gibi olacak. Yanlış birşey yapmamış olmanın onuru ile yetineceğiz. Çocuklarımız büyüdüğünde bizim vedalarımıza gelmeyecekler büyük ihtimalle çünkü dediğim gibi bizim büyük konferans salonunu tıka basa dolduran vedalarımız muhtemelen olmayacak. Annemiz babamız, çocuklarımız bizimle elbette gurur duyacak ama hissedeceğimiz iç huzuru böyle olmayacak.

Çizdiğim bu iç karartıcı tablo işini severek yapan, koşa koşa gidip evine de koşa koşa dönen, hayatının her anını huzurla geçirenler için değil elbet ama bu yazdıklarımı içinde hissedecek arkadaşlarım olduğunu biliyorum. Bizim için herşey değişir mi bilmiyorum, büyük değişikliklere cesaret edebilir miyiz, risk alabilir miyiz, imkanlarımız bizi başka şeyler yapmaya itebilir mi bilmiyorum. Bildiğim birşey var, şu anda çocuğu olan, bebek bekleyen ya da bebek düşünen arkadaşlarım önemli adımlar atabilirler. Çocuklarının geleceklerini şekillendirirken, başarı kriterlerini belirlerken bu bahsettiklerimi akıllarının bir kenarında bulundurabilirler. İşini seven, mutlu, huzurlu, bu huzuru ailesine de yansıtabilen bireyler yetiştirebilirler. Çocuklarını maddi hırslar ve doyumsuzlukla değil, mutluluk, huzur ve faydalı olma gayesiyle büyütebilirler.

Elimizde çocuklarımız gibi güzel bir cevher var. Geleceği bu çocuklar şekillendirecek, bu çocuklara ise biz yol göstereceğiz. Umarım ebeveynliğimiz onurlu, faydalı, dürüst, ahlaklı bireyler yetiştirerek sürer.

Bana bu konuda kendi ebeveynlerimin yanında bir diğer önemli örnek olan babama teşekkür ediyor, emekliliğin de en kralı ile örnek olacağına inanıyorum.

Friday, January 3, 2014

Işık Bahçeleri - Amin Maalouf


Yorumu Goodreads'teki profilimde paylaştığım haliyle aynen kopyalıyorum.

Okuduğum ilk Amin Maalouf kitabı. Mani'nin hayat hikayesi temel alınarak yazılmış bir roman. Mezopotamya'da dogan ve yaşayan Mani tarihte unutulan önemli bir ressam, hekim ve hatta din adamı. Varlığından bu kitap sayesinde haberdar oldum. Amin Maalouf hikayeyi tarihsel akışa oldukça önem vererek anlatmış. Mani 20'li yaşlarının başında geldigine inandığı vahiy sonrası düşüncelerini, kalbinden gelen ahlaki ve ruhani inanışlarını dünyaya açmaya karar verir. Zamanla müritlerinin sayısı artar ve Sasani hükümdarının en yakını olacak kadar değer görmeye başlar.

Kitabı okurken Roma Imparatorlugu, Ermenistan, Suriye dahil olmak üzere Mezopotamya'dan Anadolu'ya hatta Hindistan'a uzanan bir bölgenin tarihi hakkında detay ile karşılaştım. İktidarların güç savaşları, bugünden pek de farklı olmayan politik oyunları, dinlerin toplumlar üzerindeki etkilerini okudukça tarihten çıkartılacak pekçok ders olduğunu yine gördüm zira değişen sadece zaman, kişiler ve araçlar.

Mani'nin öğretileri daha detaylı incelemeye değer. Kitapta bunlara daha fazla yer verilmiş olmasını, bu öğretilerin Mani ve müritleri ile bağını daha detaylı okuyabilmeyi umardım. Böylelikle kitap az da olsa verdiği tarih dersi hissini hafifletirdi.

Kesinlikle okumaya değer bulduğum bir kitap oldu. İnsanın içinde ışık ve karanlığın birleşmiş olduğu gerçeğini oldukça olgunca kabullenmiş Mani bu gerçekle adaletten uzaklaşmadan nasıl yaşanabileceğini de gösteriyor. 

Kitapla ilgili diğer değerlendirmelere göz attığımda anlatım dilinin zaman zaman cok fazla guncel olduğundan, buna bağlı olarak da bazen hikayeden uzaklaştırdığından bahsedilmiş. Bunun dile göre yapilan çeviri ile alakalı olabileceğini düşünüyorum. Saadet Özen'in çevirisinde böyle bir durumla karşılaşmadım, tersine hikayenin tarihselliğine çok uygun bir dille çevrildiğini düşündüm. 

Benim oyum 5 üzerinden 4 yıldız oldu. Kendime göre sağlıklı bir yıldız verme yöntemi belirlersem daha adil bir derecelendirme yapmış olacağım ileride.

Goodreads profilime buradan ulaşabilirsiniz : https://www.goodreads.com/Tubikkk