Bir iki aydır sağda solda okuduğum yazılarda gördüğüm ve birkaç arkadaşımdan da duyduğum bir kitap vardı. Aykut Oğut'un "Evrenden torpilim var" adlı kitabı.
Kişisel gelişim kitaplarına güvensizliğim daha çocuk yaşlarımda başlamıştı aslında. Babamın iş yerinde çalışanlara dönem dönem çeşitli kitaplar hediye edilirdi (ne güzelmiş, hala yapan şirket kaldı mı acaba?). Favorilerim bir dönem aynı şirkette çalışmış olan, Muzaffer İzgü'nün eliyle imzaladığı hikaye kitaplarıydı. Arada bir de Doğan Cüceloğlu'nun ağırlıklı olarak gençlerin gelişimlerine yönelik kitapları gelirdi son dönemlerde. İşte tam da bu noktada kitapta yazanları pratiğe dökmede sıkıntı yaşadığımdan bu tip kitaplara karşı hatrı sayılır önyargılar edindim. Zamanla karşıma çıkan farklı kişisel gelişim kitaplarıyla da bu önyargılarımın haklı sebeplerini oluşturdum kendimce. Belki yanlış kitaplarla karşılaştım (kendim araştırıp bulmuyordum, karşıma çıkanlara göz atmak kafiydi), belki uygun olmayan zamanlarda uygun olmayan içeriklere denk gelmiştim... Bilemiyorum. (Satış konusunda denk geldiklerimin zaman ya da içerikle problemi de yoktu aslında ama durum değişmedi)
Mesela bir dönem anlata anlata bitirilemeyen Secret saçmalığı vardı. Her tarafından samimiyetsizlik ve ticaret akan... İlkokulda size de yaptırdılar mı bilmiyorum ama biz resim derslerinde dergilerin çeşitli sayfalarını minik minik kopartır, o minik parçaları renklerine göre ayırır ve hayal ettiğimiz resmi bu kağıt parçalarını uygun renkte yapıştırarak oluştururduk. İşte bu Secret denen kitap da kağıt kalitesinden ötürü sadece bu uygulamaya yarar diye düşünmüştüm okuduğumda. Hiç değilse daha yaratıcı bir amaca hizmet etmiş olurdu.
Yazımın en başında bahsettiğim kitabı da bir anlık galeyana gelerek aldım, okudum. İçerik Secret da dahil olmak üzere, pozitif düşünceye yönelik birçok mecrada ifade edilen şeylerle paralellik taşısa da en azından yazarın üslubu daha içten, daha güne adapte edilebilir gibi geldi bana. Bu kitap hala bu tip kitapların insan hayatına etkisi konusunda inançlarımı baş aşağı etmiş değil ama satır aralarında ufak da olsa motive edici detaylar bulmak mümkün.
Kitapta bana en çok çarpıcı gelen şey şu oldu; "ego" kelimesi Latince kökenli bir kelime ve anlamı Latince'de "ben" anlamına geliyor. Yani ego aslında insanın kendisi, benliği... Zaman zaman kendimizi mutsuz hissediyoruz, egomuz acıkıyor, asabileşiyor, birilerinin hakkımızda güzel şeyler söylemesi ya da kendimize güvenimizin artması da egoyu doyuruyor ve sakinleştiriyor. İnsanın en büyük psikolojik savaşı egosuyla, kısacası insan aslında sürekli kendisiyle mücadele halinde... Ve egonun karakteri çocukluk yıllarında oluşuyor, o dönemde yaşananlar insanın bugününe iç mücadele olarak yansıyor. Ne kadar doğru özetleyebildim ya da ifade edebildim bilmiyorum ama bu başlık altında anladıklarım ilgimi çekti diyebilirim.
Aykut Bey'in kitabın sonunda verdiği birtakım egzersizler var. Amacını tam hatırlamıyorum ama ego ile iletişim kurmanın en güzel yolu çocuk halinize zihinsel bir yolculuk yapıp, kendisini karşınıza alıp konuşmanız.
Az önce bu aklıma geldi ve gözlerimi kapatıp bugünden geriye doğru hızlıca yürümeye başladım. Hatırladığım en eski evimize gittim. Apartmanın kapısından geçtim, duvarların rengine baktım, merdivenlerden çıktım, o kırık beyaz, boyaları çatlamış kapıyı çaldım. Daha genç, daha diri annem açtı kapıyı, beni içeri davet etti. Minicik holden geçip salona girdim. Tam karşımdaki koridor kapısından kahverengi bıyıklı babam kumaş pantolonu, ince gri çizgili beyaz gömleği ve kolormatik camlı gözlükleriyle geldi. "Hoşgeldin" diyerek elimi sıktı, sırtıma yavaşça dokundu ve salondaki büyük, kaplamalarının köşeleri gitmiş olan yemek masasına yönlendirdi. Annemle sağımda duran mutfağa girip kapısını kapattılar. Masada altın sarıları aralara karışmış açık kahve, lüle lüle saçlı çocukluğum, beyaz pamuklu külotlu çorabını ve mavi kot jilesini giymiş, ellerini çenesinin altında kavuşturmuş, cama arkası dönük oturuyordu. Yanına usulca oturdum. "Ben senin büyümüş halinim biliyor musun?" dedim. Kısacık konuşmamız şimdi aramızda kalsın ama masadan kalkarken çocukluğuma sarıldım, başımı kıvırcık saçlarının doldurduğu boynuna gömdüm, öptüm.
Hayal tabi tüm bunlar. Astral seyahat etmiş değilim, ya da dünyadan kopup meditasyon yapmış da değilim. Kitapta tavsiye edilen içerikte bir konuşma da yapmadım. Ama ne kadar özlediğimi, hatırlamanın ne güzel şey olduğunu anlamak çok başka oldu. Sadece hayal ettim ve bugünkü halime enteresan bir yerden bakmış oldum.
Tezim şu; insanlar büyük üzüntü duydukları olayların olduğu zamanlara gittiklerini hayal edip, o zamanki halleriyle o konuda dertleşseler, o zamanki hallerini teskin etseler nasıl olur? Geleceğe dönüş filmindeki gibi zamanda yolculuk yapmış ve o zamanki halinin hislerini değiştirerek bugünlerini etkilemiş olmazlar mı?
Zamanda yolculuk teknolojik anlamda hayal ettiğimiz gibi değil de belki böyle birşey olamaz mı?
Sen kafayı yemişsin diyenler varsa, çekinmesinler, anlarım :)
P.S : Kitap öyle veya böyle çocukluğumla yeniden tanışmama vesile oldu ya, canım o benim canım :)))