Saturday, May 18, 2013

Özledim

Uzun zamandır kendimle mücadele ediyordum aslında. Kendime kızıyordum da diyebilirim. Seni özleyişimden çok kaybedişime üzüldüğümü, bunun bir bencillik olduğunu, kendi kendime Türk usulü mağdurculuk yaptığımı düşünüyor, bu yüzden düşünmemeye, göstermemeye, konuşmamaya çalışıyordum. Tüm bu duygu karmaşasında bir çeşit kendimden soğuma yaşadığımı söyleyebilirim. Seni düşünmediğim bir günü bırak, saat olmadı bir buçuk senede. Her akşam eğer eve tek başıma dönüyorsam, bizim yokuşu tırmanırken aynı şarkıyı açıp günlük anne seansımı gerçekleştiriyordum. Bu kadar çok düşünmeme rağmen sanki içimdeki his özlemden, acıdan ziyade kendine acımaydı. Kimseler görmesin istiyordum bu hallerimi. O yüzden hiçbirşey hissetmiyor gibi davranmak en güzeliydi. Başkaları bile seninle konuştukları rüyalarını anlatabilirken bana, ben seni aylardır rüyamda görmüyordum. En çok da buna içerliyordum sanırım. Anneler gününde yanına gelmemeyi bile düşündüm. Zaman geçsin diye gün ortasında yattım uyudum. Sonra yine kendime kızıp gün bitmeden yanına koşturdum. Ne aldığımız yeni evden bahsettim ne de başka birşeyden. Yalnızca beni sevdiğini bana hatırlatman için, seni ne kadar özlediğimi anlamam için, bana kızgın olmadığını hissettirmen için rüyalarıma gel diye dua ettim.

Neyse ki sen kimseyi üzmek istemezsin. Dün gece seni rüyamda gördüm. Öylesine görmek de değil üstelik! Baya baya vakit geçirdik birlikte. Tatil yeri gibi biryerlerdeydik. İş yerinden, ordan burdan birsürü insanla karşılaştım. Saçlarımdan bahsediyordum sana. Ne kadar bakımsız kaldıklarından, şu anki halinden memnun olmayışımdan, kuaföre gitmek istemediğim için sürekli kendim boyadığımdan ama giderek daha sıkıcı bir hal aldıklarından. Sakin sakin beni dinleyip kuaföre gitmeyi önerdin bana. Tatil yerinde nereden bulacaktık ki adam gibi kuaför? Bakarız, dedin ve aramaya başladık. Birine girdik, öbürüne girdik, içime sinmedi. Sabırla birsürü kuaför gezdin benimle. Saçlarımı sarı yapmamı istememiştin hiç hayattayken. Çekinerek "Cenk sarı saç istiyor ama bilemedim" dedim sana. "Cenk istiyorsa, sen de istiyorsan yaptır kızım, önemli olan onun beğenmesi" dedin, sonra da düşünüp çocukluğumda senin saçına röfle yapan Güven Amca'ya götürmeye karar verdin beni. Güven Amca hayatta mıdır ki hala? Kuaförden içeri girdiğimizde uyanıverdim. 

Bilmiyorum saçlarım nasıl olacaktı ama rüya boyunca hiç şaşkınlığını hissetmemiştim yanımda oluşunun. Sanki 3-4 yıl öncesi gibi, anne-kız geziyorduk işte. Uyandığımda da şaşırmadım başta. Sanki seni arayıp rüyamı anlatabilecekmişim gibi normaldi herşey. Sonra gülümsedim durumu kavrayınca. Gülümsedim çünkü bu kadar doğal ve normal oluşu bir hediyeydi benim için. Muazzam bir lüks, anlatılamaz bir konfor. 

Bu akşam eve tek başıma dönerken ve yine aynı şarkıyı dinlerken rüyamı düşündüm. Beni her zaman nasıl bir sakinlikle sevdiğini hatırlattın. Saçlarımı sarıya boyatmama laf etmeyecek kadar kızgın olmayışını ve en önemlisi de seni ve seninle zaman geçirmeyi nasıl özlediğimi...

Seninle kuaföre gittiğimizde nasıl tatlı tatlı yanımda durduğunu özledim. Saçlarım kötü olduğunda pat diye söyleyişini, üzüldüğümü görünce de avutup düzeltme talimatları verişini. Alışveriş yapmayı özledim. Mağazaya girip beğendiğimiz şeyin oradaki en pahalı şey olduğunu öğrenmemizi. Alamayacağımızı bile bile bana denetmeni, yakışırsa da "yakıştığını bilmek sahip olmaktan bile güzeldir" deyişini. Birşeyi alamasan bile almayı ne kadar istediğini gösterebilmeni. Sıklıkla didişmemizi. Abuk subuk televizyon programları izliyorsun diye sana kızışlarımı ve senin bunu sallamayışlarını. (Evden çalıştığım günler bazen Müge Anlı'yı izliyorum senin için ve haklıymışsın kabul ediyorum!) :) Beni dikkatle dinlemeni ve bazen kasten dinlemeyişlerini, bunu da eğlenerek gözüme sokmanı! Kilo aldığımda motivasyon olsun diye beni en sevimsiz büyükbaşlara benzetmeni. Her ayın malum günlerinde karnımın ağrıyışında sıcak su torbasını aklıma getirişini, yanındaysam yapacak halim olsa bile bana hiç bir iş yaptırmayışını. Telefonda sanki soğanların ne zaman öldüğünü anlıyormuşumcasına verdiğin yemek tariflerini. İş yerinde problem olduğunda "cehennem olsunlar" deyişini ama çalışkanlığımdan ödün vermemem için yorumlarınla durumu garantiye almanı. Sesini de çok özlemişim, her ne kadar seni düşündüğümde kulaklarımda hemen çınlasa da, gerçekten duymayı özlemişim. Hava karanlıkken araba kullanmamdan korkuşunu ve eve gidince aramayı unuttuğumda telefon açıp "alo" yerine "aferin" deyişini. Beyhan annemi o gün aramadıysam bir güzel fırçalayışını. 

Ev için sıklıkla Beyhan annemle vakit geçiriyoruz. Seninle olduğu gibi didişmesek de, tatlı tatlı idare ediyoruz birbirimizi. Hevesleniyoruz, heyecanlanıyoruz, telaşlanıyoruz, ne kadar güzel olacağını düşünüp mutlu oluyoruz. Pek seslendirmiyoruz ama biliyorum ki ikimiz de aynı şeyi düşünüyoruz. 

Keşke sen de bizimle olsaydın, koşturmalar arasında mola verdiğimizde bir orta kahve de sana söyleyebilseydik...

Seni neden, ne kadar ve nasıl özlediğimi bana hatırlattığın için çok teşekkür ederim. Çok mutluyum bugün. Seni çok seviyorum.

Monday, May 13, 2013

Bu da gelir...

İnsanın bir toprağa aidiyetinin en güzel işareti nerede olursa olsun o toprağın türküsünü dinlediğinde kanının kaynaması, belki tüylerinin diken diken olması, hüzünlenmesi, belki de içinin inceden bir neşe ile sarılmasıdır bence. Nerede olursa olsun, hangi müzik türünü daha çok severse sevsin, memleketinin sazının tınısını duyduğunda evinde hissetmesidir. 

Türküler bağlar bizi birbirimize. Konuştuğumuz en ortak dildir belki.  Bağdaş kurup dirsek dirseğe oturtan, düşünmeksizin aynı salınımla ritim tutturan, farkında olmadan gözlerimizi kapattıran, hepimizi başka dünyalara savururken burnumuza vatanın bildiğimiz,bilmediğimiz topraklarının kokusunu getiren...

Reyhanlı'da bomba patlatanlar Türk vatandaşı diyorlar. Para karşılığında yapmışlar diyorlar. Resmi olarak 45-50, resmi olmayarak neredeyse 200 Türk'ü öldürdüler diyorlar. Kardeş kardeşin kanını akıtmış diyorlar. 

Biz ne zaman Esad'ı, Amerika'yı, El-Nusra'yı konuşur olduk? Bombayı patlatanların Türk vatandaşı olduklarını tespit ettik, dağa ovaya bunu utanmadan duyurduk da bizi bu hale ne getirdi bir türlü bilemedik. Bildik de söyleyemedik.

Biz ne zaman türkülerimizi unuttuk da bizi tüm bağlarımızdan kopartanların şakşakçısı olduk? Para ile haber yaptık, para ile sustuk? Büyük derbi öncesi "hükümet istifa" diye bağırırken, ilk faulde herşeyi unutup bildik küfürleri savurmaya devam edecek noktaya ne zaman geldik? Başka işlere konsantre olabilmeyi nasıl başardık? Hadi politikacılar politikacı. Hepimiz biliriz "politikacı"nın tam olarak ne demek olduğunu. Biraz gözlem kabiliyetimiz varsa son 10 senede Gollum'la "bakan" arasında pek fark olmadığını anlamışızdır. 

Peki biz niye kaybettik kendi sesimizi, hissimizi, hassasiyetimizi? "Reyhanlı'daki tatsızlık", ölenlere "maliyet" diyebilenlerin yüzüne tükürmeden, boğmadan nasıl durabildik 1 sn daha fazla yerimizde?

Hergün arkamdaki arabadan 2 km/h daha yavaş gidiyorum diye ağzından tükürükler saçan bir adam tarafından öldürüleceğim korkusu yaşıyorum. Hergün haberleri açacağım ve bir felaket duyacağım biliyorum. Hergün bir yakınımın kanser olduğunu duyacağım diye endişeleniyorum. 

Şimdi bir de savaş, bomba, patlama, enkaz, yaralı...

Ne diyim ki? Dediklerimin hiçbiri hissettiklerimin onda birini ifade edemezken, silemedim de yazdıklarımı, daha iyisini yazmaya gücümün yetmeyeceğini bildiğimden. 

Bilemiyorum. Başımıza gelecek olan geldi, geçecek mi, geçecekse nasıl geçecek, geçerken neleri alıp götürecek, bizi ne kadar daha eksiltecek... Eksilecek kadar yerimiz kaldı mı ki insanlığımızda? 

Bilemiyorum.



Wednesday, April 10, 2013

Güven bana

Huzur dediğin şeyin en çok güvenle alakası olduğuna kanaat getirdim bugün. Dertleşirken arkadaşına güvenirsin, açken babana, üşürken annene, uyurken kardeşine... O yüzden problemli çocukluklar hariç, insan hep kendi çocukluğunu özler dönüp baktığında. Güvenden oluşmuş bir huzur yumağıdır çocukluk. Fakir de olsan, çiftlikte de yaşasan, villada da, güvendiğin bir ailen vardır. Kardeşinle kavga da etsen, bilirsin daha iri bir çocuk geldiğinde seni koruyamasa da elini tutacak, yaralı dizine minik parmaklarıyla dokunacaktır. 

Hayatımda çok kez hayal kırıklığına uğradım. Başarılı olamadığımda kendime kızdım, benimle oynamadığında abime, sınavım kötü geçtiğinde sisteme, kadınına destek olamadığında ülkeme...

"Canım yandı" kelimesini çok kullanan biri değilimdir. Hiç canı yanmayan biri de değilim elbet. 

Şunu söyleyebilirim ki güvensizlik beni en çok huzursuz eden şeylerden biri.

Neyse ki zamanında kardeşim gibi sevdiğim bir arkadaşımın o çok güvendiğim karakteri üzerime vıcık vıcık bir hamur gibi yapıştığında temizlememe yardım eden pek çok arkadaşım oldu.

Şimdi de hayatımdaki önemli yollardan birini çizerken karşıma çıkan çamur deryasında hiç sakınmadan üstümü silkeleyip devam etmemi sağlayan bir ailem var. 

Tek istenen güvendir huzurlu bir yolda. Dilerim, herkesin arkasında içini ısıtacak, varlığını hissettirip adımlarını sağlamlaştıracak bir sevdiği ya da kendi ile başa çıkabilecek güçlü bir benliği olur.

Aksi takdirde çıldırmamak işten değil. 


"Biz büyüdük ve kirlendi dünya"ya bağlamadan gidiyorum :)

Monday, April 1, 2013

1 Nisan




Çocukken bir seferinde evden kaçıyormuşum havası verdiğim acıklı bir mektup yazmıştım annemle babama. Hesapta çok üzülecek, kıymetimi anlayacaklardı. Benim kaybolmadığımı anladıklarında ise o kıymetini anladıkları yavrularını kaybetmedikleri için çok sevinecek, beni hep mutlu edeceklerdi. 

Ben öyle varsaymıştım ama ne babam ne annem, mektubu bulduklarını bile belli etmediler. Yatağın altında yaklaşık bir saat boyunca aptal aptal yatıp toz yuttum. En sonunda sıkıntıdan patlayıp yatağın altından çıktım. O kadar uğraşmışken içeri gidip kös kös oturmayı hiç canım istemiyordu. Mektubu yazarken göz yaşlarına boğulduğumu anlasınlar diye parmağımı bardaktaki suya batırıp batırıp kağıdın üstüne damlatmıştım. İlk seferinde dandik tükenmez kalemin mürekkebi su ile dağılmadığı için başka bir kalem bulup tüm mektubu baştan yazdığımı düşünecek olursak, bizimkilerin yanına gidip hiçbirşey olmamış gibi davranmak gururuma dokunurdu. 

Odamın kapısına yaslanıp içeriden gelecek olası hayıflanmalarını dinlemeye karar verdim.

Sonra ne mi oldu? 

Babam anneme beni sordu, annem de mektup bırakarak evden kaçtığımı söyledi. "Hay Allah! Neyse napalım, bundan sonra hep oğlanlara oyuncak alırız" dedi. Sonra sustular. Annem mutfağa gitti, babam televizyonu açtı. 

Tırım tırım yanlarına gidip neden hiç üzülmediklerini falan sorduğumu hatırlıyorum. Sanırım onları bırakıp gidecek kadar sevmiyorsam, onların da buna üzülmemelerinin normal olduğu gibi birşeylerden bahsettiler. Neyse ki uzun tartışmamızın sonunda beni ne kadar sevdiklerini iyice anlattılar da konuyu tatlıya bağladık.

Öğrendim, aldığım her karardan kendimin sorumlu olduğunu. 

Ama 1 Nisan'lardan da hep nefret ettim :)

Tuesday, March 19, 2013

Mevsim geçişi

Herkesin çok akıllı olduğu, kalanların aptal varsayıldığı yepyeni bir vahşi dünya yarattı insanoğlu.
Kimileri her canlıya bir av gözüyle bakıp yok etmeye çekinmezken, kimileri sincaplar gibi fazla göze batmadan bulduğu cevizleri kemirerek hayatta kalmaya çalışıyor. Hepsinin üzerinde bir güç var elbet her zaman. Engel olunamaz fırtınalar, depremler sağlayacak adaletini bu dünyanın. Güçlüler - güçsüzler, avlar - avcılar, büyükler - küçükler, farketmeksizin aynı suda savrulacaklar. Fırtına dindiğinde geriye günlük savaşlardan arda hiçbirşey kalmayacak. Tahtında oturan modern zaman tanrıları az şekerli kahvelerinden bir yudum alıp tadına varacaklar keyiflerinin. Geriye uçuşan bir sayfa bile kalmayan dünyaya yeni bir yüz vermek için işe koyulacaklar...

Wednesday, January 30, 2013

Bu aralar...


Kullandığım iPhone uygulamaları :


- GoodReads : Okuduğum kitaplar için
- Get Glue : İzlediğim yabancı diziler ve filmler için
- Shazam : Radyoda duyduğum güzel şarkılar için
- Instagram : Kedimin ve kedilerin fotoğrafları için
- Havaalanı : Kahve içerken uçağı kaçırmamak için
- Facebook : Haberleşmek ve zamanı bile bile öldürmek için
- Beautylish : Yeni makyaj ve cilt bakımı ürünleri için
- WhatsApp : Dedikodu için
- Kelime Avı : Uyku tutmadığı için


Takip ettiğim diziler :


- Breaking Bad : "Hey Mista Voayt!" diyen dünya tatlısı Jessy için
- Homeland : Ajanlar, başkan yardımcıları, terörizm, vs... Aksiyon için
- Pretty Little Liars : Aşırı boş Amerikan ergenleri için
- The Lying Game : Nispeten daha az boş Amerikan ergenleri için
- Girls : Cimcik memeli Hannah, çılgın bakire Shoshanna ve ekol güzellikteki Jessa için
- İşler Güçler : Bikaç haftadır takip edemesem de çok güldüğüm için
- Kuzey Güney : Kıvanç diyeyim siz gerisini getirin



Dinlediğim müzikler : 


- Rihanna : Diamonds
- Carly Rae Jepsen : Call Me Maybe
- Carly Rae Jepsen : Good Time
- Asaf Avidan & The Mojos : One Day / Reckoning Song
- Bruno Mars : Locked Out of Heaven
- Fun. : We Are Young
- Lenka : Everything At Once
- Lykke Li : I Follow Rivers
- Maroon 5 : Moves Like Jagger 
- Nirvana : Come As You Are
- Travis : Flowers In the Window
- Volkan Konak : Gurbet (Orhan Gencebay)



Takip ettiğim bloglar / YouTube kanalları : 


- Gündelik Lakırdılar : Son derece net, anlaşılır, faydalı film ve kitap değerlendirmeleri için
- Vintage Biscuit : Yılların bağımlılığı, enteresan kolajlar, ruh değişimleri için
- 10 Dakika Gecikiyorum : Cilt bakımı, makyaj, kızsal bilumum şey için
- Pinky Petite* : Badim'in dünyaya benzersiz bakışı için
- Geowyns : Rakip takımları tutsak da futbol aşkı ve hayatı yorumlayış şekli için
- Jenna Marbles - YouTube : Seçtiği konuları oldukça komik bir içerikle değerlendirdiği için
- Lisa Eldridge - YouTube : Muhteşem makyaj yeteneği ve o İngiliz aksanı için
- The Mr.Kate - YouTube : Eğlenceli "Do It Yourself" fikirleri için
- famousniki - Instagram : İnsan gibi oturan tombul bir kedi olduğu için



Sunday, January 6, 2013

Kediler ve kişisel bakımın sırları

Kedi ile yaşayanların bir süre sonra gayet net olarak aldıkları bazı mesajlar var. Biz de ismi konulamamış şuursuz panterimizle 5 yılı doldurmak üzereyiz ve her ne kadar her gün yeni bir huyunu keşfetsek de artık onu oldukça iyi tanır olduk ve henüz konuşamasa da (bi gün onu da yapacak biliyorum) taleplerini anlar olduk.

Kediler insan için garip yaratıklar. Kedisever birçok insandan duyduğunuzu tahmin ettiğim klasikleri teğet geçerek bu yazımda size kediler ve kişisel bakım ilişkisinden bahsetmeye çalışacağım. 

Kedilerin titiz hayvanlar oldukları malum. Kendi bakımlarına özen gösterdikleri gibi, yaşadıkları çevrenin de temiz ve düzenli olmasına dikkat ediyorlar. Her sabah ve akşam bitmek bilmeyen duş almaları, yemek kabına mama koyarken etrafa döktüğünüzde yemeye önce etrafa düşen tanelerden başlamaları, uzayan tırnaklarını biryerlere sürterek (koltuk kenarları en sevdikleri) törpülemeleri standart örneklerden. Ne var ki kedilerin günlük hareketlerine biraz dikkat ederseniz kendi kişisel bakımınızla ilgili de önemli ipuçları elde edebiliyorsunuz. 

Kısa kısa örneklendirmeye çalışacağım. 

1 ) Kedinizin ortalığa sonra tekrar giymek üzere bıraktığınız kazak ya da t-shirtünüzün üzerine boylu boyunca yattığını düşünün. Şayet kıyafetinizin koltuk altına denk gelen kısmına kafasını sürtüp arada bir yalamaya yelteniyorsa, siz o kıyafeti tekrar giymeyin. Kediniz o kıyafetin üzerinden kalktığında alıp kirli çamaşır sepetine atın ve ilk fırsatta yıkayın. Zira siz kendi kokunuza alışık olsanız da başkaları olmayabilir. 



2 ) Ayaklarınızı koltuğa uzatıp televizyon keyfi yapıyorsunuz. Kediniz de herzamanki gibi koltuk tepelerinde anlamsız anlamsız geziniyor. Bir anda ensenizde garip bir hareket hissediyorsunuz. Kediniz patileriyle saçlarınızı çekip çekip ısırıyor. Bu kedinizin size şefkat göstererek saçlarınızı sevdiğinizi düşündürmesin. Muhtemelen uzunca süredir saçlarınızı taramamışsınızdır ve dolaşan saçlarınız kedide oyun oynayabileceği bir yumak intibası bırakmıştır. Yavaşça oturduğunuz yerden kalkın, elinize bir saç fırçası alın ve dolaşmış saçlarınızı tarayın. 



3 ) Kedinizi severken alıştığınız gibi bir süre sonra elinizi ısırmaya kalkmak yerine parmaklarınızı yalamaya başlıyorsa bu da bir ellerine sağlık mesajı değildir. Tam tersine az önce yediğiniz bir paket cipsten nasiplenmeye çalışıyordur. O yağlı ellerle oturmaya devam etmenizi şu anda tartışamayacağım ama kediniz elinizi tamamen temizledikten sonra yalamayı bırakıp paylaşmadığınız cips için bir intikam ısırığı peşine düşecektir. Siz en iyisi kalkın ve ellerinizi güzelce yıkayın. 



4 ) Ortada bıraktığınız bir çorap varsa ve kediniz onu top haline getirdiyse... Yok yok bu sefer kokudan bahsetmeyeceğim. O çorap muhtelemen ya topuğu erimiş ve delinmek üzere olan bir çoraptır, ya lastik kısmı artık lime lime olmuştur ya da baş parmak kısmı çoktan havadar bir yapıya bürünmüştür. Nasıl tespit ettiklerini bilmiyorum gerçekten ama o çorap atmaya kıyamadığınız ama artık atılması gereken bir çoraptır. Kedinin eline geçtiyse sağlam olsa bile artık delik bir yeri muhakkak vardır zaten. 



5 ) Kediler günde birkaç kez hapşururlar, belirli aralıklarla da yuttukları tüyleri çıkartmak için kusmaya çalışırlar. Bunu yaptıkları zaman insan gibi öksürdüklerine de şahit olabilirsiniz. Hapşurukların ve kusmasız öksürüklerin sayısı çok artarsa hemen panik yapmayın ama yavaştan utanmaya başlasanız iyi olur. Hızlıca temizlik eldivenlerinizi giyin, ortalıktaki tozları güzelce alın, elektrikli süpürgeyle evinizi köşe bucak süpürün. Üstüne bir keyif kahvesi için, kedinize de özür mahiyetinde bir ıslak mama yedirin. Ne o canım? Kedi hayvan diye pis ortamda kolay mı yaşar sandınız? 



6 ) Kedilerin doğru mu bilmiyorum ama anne memesi emme içgüdüleri ile ilişkilendirdiğim bir huyları vardır. Gördükleri yumuşak, pofuduk yüzeyleri masaj yapar gibi mıncıkladıklarına sıklıkla şahit olabilirsiniz. Şahit olmadıysanız youtube'da komik kedi videolarını aratın muhakkak bulursunuz. İşte bu hareketi siz televizyon karşısında uzanırken göbeğinizin üstüne çıkıp size yapıyorsa, hayatınıza tartı denen aygıtı sokmayı ciddiyetle düşünmelisiniz. Ayva göbek ayvalıktan çıkmış karpuzluğa doğru yelken açmıştır benden söylemesi. 5 yıllık süreçte 12 kilo aldığımı düşünecek olursak son zamanlarda bu davranışı bol bol gözlemleme fırsatım oldu. Ben de tartımıza pil alarak işe başladım. 




Bu çerçevede bakıldığında kedilerin tepkilerinden yola çıkarak hayatınızın pekçok alanını şekillendirebileceğinizi gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Verebileceğim daha nice örnekler var ama her kedinin de kendine has huyları olduğundan, bizim kedimizin de başlı başına huylu bir yaratık olmasından ötürü örnekleri genelleştirerek seçmeye çalıştım. 

Bir kediyle yeni bir hayata başlıyorsanız, ona kulak vererek nicelerini siz de keşfedebilirsiniz. Kedilerle ilgili en güzel şey de bu bitmek bilmeyen keşifler zaten. 



2013'te hepinize bol kedili günler dilerim. 

Monday, December 31, 2012

Ruh kusması

Olabildiğince kendime dürüst olmaya çalışacağım bu sefer. 

Gecenin bu saatinde kabus olduğunu bildiğim rüyalardan bile uyanmamaya çalışırken, uyandığımda da rüyamda çalan o abuk şarkının ne olduğunu hatırlamaya zorlarken kendimi, artık gücümün kendime yetmediğinden mi, bıraktığım ilaçlardan mı, içtiğim kahvelerden mi bilmem, her yanımı elektrik çarpıyormuşçasına kasılarak kalkıyorsam yatağımdan, biraz olsun dürüst olup içimi dökmem lazım belki de. 

Buraya yazarken biliyorum yine filtreden geçireceğim herşeyi. Yine bir umut filtrede kalanların farkedilmesi umuduyla. 

Hayatımda geçirdiğim en kötü yıldı. Daha kötüleri de olabilir insan hayatında. Ama şu anda en çok ihtiyacım olan şey, birinin bundan sonra hayatımın ortalama hangi mutluluk/mutsuzluk seviyesinde geçeceğini söylemesi. Beklemekten, bulamamaktan, uğraşmaktan, umut etmekten, iyimser olmaktan, iyimser etmeye çalışmaktan, kimseyi yormamak için uğraşmaktan sıkıldım. 

Bütün bir yılımı, herşeyi unutup, atlatıp, kutlamaya değer birşeyler elde etmek için geçirdim. İş yerinde deli gibi çalıştım, başarılı olmaya uğraştım, abuk subuk insanlara rağmen sonuç almaya gayret ettim, iyi sonuçlar görme ihtimalim giderek arttı, anneme gidip güzel haberler vermeyi hayal ettim, öldüğü gün onu göremeyişimi böyle hafifletmeyi umdum ama ne oldu arka arkaya sanki çok basitmişçesine emeklerimin çöpe gidişinin haberini aldım. Benden başka kimsenin de benim kadar umrunda olmadı. Ofisin kapısından geçesim yok.

Neredeyse 5 yıldır mutlu olmaya uğraşarak yaşadığımız şu küçücük evden çıkıp, hergün aynı yere oturmamdan dolayı kıçımın şeklini almış ya da kıçımın o şekli aldığı koltuktan kurtulup, sokağı olan, çarşısı olan, insanı olan bir ev bulmaya uğraştım, uğraştık. Heveslendik, beğendik, çatısı aktı. Heveslendik, beğendik, içi su aldı. Heveslendik, beğendik, ev sahibi manyak çıktı. Kendimize 3 oda 1 salon "ebebeyn" banyolu bir ev bulamadık. Artık duvarlar üzerime geliyor. Kış vakti balkon kapısını açıyorum sürekli. Allah'ın dağında nasıl bir asosyallik edindiysem, işten çıktığımda tek derdim eve ulaşmak oluyor. Geçen hafta iki kez sosyal ortama girdik diye bedenim tükeniyor. Daha 30 yaşımı doldurmadım! 

Okuduğum kitapların hiçbirini bitiremiyorum. 50. sayfa laneti resmen. Hepsi yarım kaldı. Böyle olunca kendimden iyice nefret ediyorum. Kitap okumadıkça aldığım nefeste, düşündüğüm her sinir hücremde bir engel bir arıza var gibi. Ama bu arızayı hiçbirşekilde gideremiyorum. Yaptığım tek şey eve gelmek, arkada ses olsun diye televizyonu açmak, youtube'dan birşeyler izlemek, sosyal zımbırtılarda gezinmek, varsa boş beleş diziler izlemek ve kendime yeterince vakit ayırdığıma ikna olunca da oturduğum koltuğu sadece bir duvarla ayıran yatağıma yatmak. 

Hergün abimi, babamı arıyorum. Seslerini duymak, nasıl olduklarını anlayıp içimi rahatlatmak için. İçim rahatlıyor mu? Hayır. Bir insan hakkında endişelenmemem için sadece sağlıklı olduğunu bilmek yetmiyor bana. Bir insan hayatla ilgili en ufak bir coşku yaşayacak sebep görmüyorsa, endişelenmek için yeteri kadar sebep vardır. Hayat bu, biz de süper aciz insanlarız. Basit şeyler bulmamız lazım kendimize coşkulanmak için. Ne bileyim izlediğim dizideki karakter komik bişey yapıyorsa bile ve ben bunu birileri ile paylaşma ihtiyacı duyuyorsam o kadar endişelenecek birşey yoktur. En azından bunu görmek istiyorum yakınımdakilerde de. Alakam olmuyor. 

Herkes çok yoğun, herkesin her an başı ağrıyabilir, herkes çok bıkkın, her an birinden kötü bir haber alabilirim, her an moral verilmesi gereken, neşelendirilmesi gereken, yanında güçlü durulması gereken biri olabilir. Herkesle bu endişeyle konuşmaya başladım. Empati kurmaya çalışmaktan ve önlem almaktan içim dışıma çıktı. 

Hiç trafik kazası geçirmedim, hiçbiryerim kanamadı, hastanelik olmadım, serum yemedim, sinir krizi yaşamadım, kimseye bağırmadım, grip bile olmadım! Sadece L şeklinde olmayan koltuğumuzun aynı köşesinde L şeklinde oturmaktan sırtım ağrıdı, boynum eğrildi. Nolur nolmaz belki depresyona falan girerim de insanlara ayıp olur diye kendi kendime psikiyatr buldum da ona gittim. Adama ayıp olur sıkmıyım, aptalca konuşmıyım diye yüzlerce filtreden geçirdim söylediklerimi. Dandirikten bir ilaç verdi, güya terapi yaptı. Bir anda sıkılıp ilacı da bıraktım, adamı da bıraktım. Biraz daha devam etseydim kendimi bilmem ama adamın daha sosyal ve güleryüzlü olmasına ramak kalmıştı! Kafam dağılsın, ortam değişirse iyi gelir dedim, arkadaşlarımla tatil planı yaptım. Biri de gel sana tatil ayarladım, seni götürüyorum demedi. 

Cenk endişelenmesin diye ağlamayı unuttum. Kavga çıkartacak oldum, fazla nezih oldu. En büyük küslüğümüz 10 dakika sürdü. Çocuğa yaptığım en kötü şey, anlamsız zamanlarda anlamsız susuşlarım ve onun 50 kere ne olduğunu sorması, cevabı konusunda en ufak bir fikrinin bile olmaması oldu. Ama koca bir sene boyunca nasıl bir süreçten geçtiğim, kendisine gülümserken o sırada elime geçen ne varsa duvarlarda parçalamak istediğime dair bir fikri var mıydı emin değilim. Tekrar ediyorum benim için endişelenmesin diye ağlamadığım zamanlar var. 

Bunun üstüne yine öylesine bir sağlık kontrolünden geçen en yakınımızın "neyse ki" "tam zamanında" müdahale edilmiş bir sorunu çıktı. "Neyse ki" "tam zamanında" "müdahale edilmiş"ti. Yoksa kime ne konuda yardımım dokunurdu pek de emin değilim. Kutlamak için bu seneye ait tek şeydi belki de. 

"En sevdiğim, en yakınım diyebileceğim az insandan biri" cümlesini kurabileceğim az insandan biri çıktı hayatımdan. O mu çıktı ben mi çıkarttım onu bile bilmiyorum. Hayatta insana herşey olur. Siz birileri için kendinizi paralarsınız. Her anlarında yanlarında olmaya uğraşırsınız. Yüzlerini birkez güldürebilmek için bi taraflarınızı yırtarsınız. O da annenizin cenazesine Petek Dinçöz makyajı ile gelir, yalandan size sarılır ve bir daha hiç görünmez. 2 hafta sonra arar, arkadaşının apandisit ameliyatından bahseder, telefonda donuk olan ses tonunuz için öküz gibi "noldu neyin var?" der. Siz de ağzının üzerine bi tane çarpsanız tatmin olmayacağınızı bildiğinizden susarsınız. Bir daha da yüzünü görmezsiniz. Ta ki rüyanıza girip de size ana avrat dümdüz gitme olanağı verene kadar. Sonra duyarsınız ki "çok basit birşeyden" size kırılmış. "Keşke olmasaymış". Yok yok, iyi ki olmuş. 

Kimseyi yormamak, kimseye kabalık etmemek, hakkımda negatif birşey düşünülmesini engellemek için o kadar çok enerji harcadım ki bu sene. Belki en harcamamam gereken seneydi. Ama harcadım. Marifet değil, hata da değil. Ama zaman zaman kontrolü elden bıraksaydım keşke diyorum. Psikiyatra gitmeye kendi kendime karar vermeseydim, Cenk "istiyorsan git" demeseydi, ben kendimi değil, birileri beni birşeye zorlasaydı keşke biraz. Keşke hergün abimle babam beni arasaydı bazı haftalar. Onlar bana coşkulanacak sebepler bulabilseydi ya da kendi neşelerini benimle paylaşsalardı. Keşke emlakçımız Ahmet çok güzel evler göstermek yerine, oturabileceğimiz bir ev gösterebilseydi. Ya da işyerinden birileri de iyi yaptığımı düşündükleri herhangi birşeyi paylaşsalardı benimle. Ya da kötü giden şeyler için kızsalardı ama yardımcı da olsalardı. Strese girip ruh sağlığımı bozmak için çalıştığım iş yerim, ruh sağlığımı düzeltmem için harcadığım paradan daha fazlasını verebilseydi keşke. Ya da doktorum ruh sağlığımı düzeltmek adına her hafta yeni birşey deneyeceğine maaşımın neredeyse tamamını almasaydı. Annem arada bir rüyalarıma gelseydi, beni ne kadar çok sevdiğini söyleseydi, iyi bir evlat olduğumu anlatsaydı, saçlarımı okşasaydı. 

Ulan bari Fenerbahçe Galatasaray'ı yenseydi, Alex gitmeseydi, ya hiç değilse Samet gitmeseydi! 

Bu sene kutlanacak hiçbirşeyim olmadı bana ait, (babamın sağlık kontrolünde aldığı o sonucu ayrı tutarak söylüyorum). İnsanların üstüme titreyeceği birşeyim de olmadı. Ya da oldu, onlar titrediler de farkettirmediler. Belki gereğinden fazla sakince beklediler. Belki beklemeselerdi, müdahale etselerdi. Ne bileyim, bilmiyorum ki.

Ne kadar büyük şeyler var aslında sevineceğimiz. Bunun farkında değilim zannetmeyin. Etrafımdaki herkes sağlıklı. Kimsenin çok majör bir sıkıntısı yok bildiğim kadarıyla. Başımızı sokacağımız, kış vakti donmadığımız, minik de olsa yuva gibi olan bir evimiz var. Kedimiz var. Herzaman birbirimizi anlamasak da sevgi dolu bir evliliğimiz var. Allah yüzüme baktı da bol bol gezdim bu sene. Tam 5 ülke gördüm. Rüya gibi tatiller yaptım. Her türlü sıkıntısına rağmen, yılbaşı partisinde çaycısıyla eğlenebildiğim, sarhoş sarhoş Gangnam dansı yapabildiğim sevdiğim bir işim var. Ailemiz var ve çok sevdiğim arkadaşlarım var. Beni hiç bırakmayan ve üzerime gerçekten titreyen Bezom var, badim var... 


Ama gerçekten mümkün olmadığını bilsem de birinin bana hayatımın hangi mutluluk/mutsuzluk ortalaması ile geçeceğini söylemesi lazım. İleride daha iyi olacağım muhakkak. Ama ihtiyacım olan şey bu şu anda. İstemeden hayal kurmak gibi bir eğilimim var ne yazık ki. Beklemem gereken şeyleri bilirsem, istemsiz kurduğum hayalleri de dizginlerim sanki.

Şükretmeyi bilmez bir insan değilim, aksine gülümsemek en başarılı olduğum işlerden biriydi yaklaşık 29 sene. Ama bu sene, daha doğrusu bugün, ilk kez kendime biraz izin verdim. Filtrelerimin sayısını binlerden yüzlere düşürerek kendimi ifade etmek için. Biraz şımarmak için. Şımarmaksa bu.

2013'ün aklını başına toplamak için. 


İstemeden kırdıklarım, üzdüklerim, sıktıklarım varsa hepsinden özür dilerim. İsteyerek kırdığım insan pek yoktur ama varsa da canları cehenneme. 

2013... Akıllı ol.