Saturday, December 26, 2009

Saat

Bu an,
uzun zaman sonra
kendime çaldığım
kısacık bir andır...

Monday, December 21, 2009

Psikocinsiyet

Her ne kadar karıkoca bir blog sahibi olsak da kadın erkek ilişkileri ile ilgili pek birşey yazmıyoruz buralara. Nedenini bilmiyorum, belki bu konuyu sorgulamaya pek de ihtiyaç duymadığımızdandır. Yine de bu "Erkekler Mars'tan kadınlar Venüs'ten" iddiasını çürütmüyor.

Gerçekten bambaşka yaratıklarız. Akıl sağlığımdan şüphe etmemeniz için insan ırklarının ayrımının çekik gözlü, siyahi, kızılderili, vs gibi olmadığı, bambaşka bir ırk ayrımı olduğuna dair iddialarımı ve bu konudaki kişisel tespitlerimi detaylandırmayacağım ama benzer birşekilde kadın ve erkeklerin de insan cinsi altında iki ayrı cinsiyete indirgenmesinin mantıklı olmadığını düşünüyorum. Bu çerçevede de kadın-erkek eşitliği de bir bakıma saçma görünüyor gözüme. Hatta zamanında biryerlerde bu düşüncemi "Kadın erkek eşitliği, komünizm kadar ütopik bir eşitliktir. Hayal etmesi zevkli, uygulaması imkansızdır. Kadın ve erkeğin ne fizyolojik ne de psikolojik anlamda eşit olması mümkün olmadığından sosyal hayatta da farklı roller üstlenmesi son derece olağandır. Asıl mesele insanların eşit haklara sahip olması ve bu haklardan eşit oranlarda faydalanabilme imkanlarının bulunmasıdır." şeklinde paylaşmışım.

Kadınlar ve erkekler arasındaki ayrımlar başta iletişim yöntemlerinde baş gösteriyor. Aslında bambaşka diller konuşuyoruz, anlaşabilmek için kullandığımız ortak dil beyinlerimizde ayrı ayrı nöronların uyarılmasını sağlıyor. Bu nedenle o "a" derken ben "b" anlıyorum. Anladığım şey hakkında "b" olarak geribildirimde bulunduğumda da haliyle o "a" olarak anladığımı düşünüyor ve biz güya iletişmiş oluyoruz. Ama iş pratiğe dönüşünce algıdaki farklılıklar idrak edilmeye başlanıyor ve gelsin kavgalar, gitsin veryansınlar.

Bence en büyük hatayı birbirimizi anladığımızı zannederek yapıyoruz. Bunu zannedip kendimizi kandırdıkça hayal kırıklıklarına uğruyoruz ve uğradığımız bu hayal kırıklıkları da kalp kırıklıklarının kapısını çalıveriyor zamanla. En baştan kabullenebilsek başka dilleri konuştuğumuzu, böyle bir erdem genlerimize doğarken işlenmiş olsa sorun kalmayacak. Sonuç olarak en iyi yaptığımız şey içgüdüsel olarak vücut dilini kullanmak değil mi? Belki bu tüm iletişim problemlerine deva olacak. Belki tabu bile yaptığımız bu takım şeyler birçok problemin kökünü kurutacak da farkında değiliz.

Yurdum gençlerinin Alanya'da sarışın soğuk memleket kızlarıyla kurduğu iletişimin dayandığı açıklama da buna uygulamalı bir örnek teşkil etmiyor mu aslında?

Saturday, December 19, 2009

Kar

Yılın en güzel anı karın ilk düştüğü andır. İşte o an bu an...

Geçen gün dileklerimi sıralamıştım ya..

Al bi tane daha: Yılbaşında heryer bembeyaz olsun.. Ama kimse üşümesin.

Friday, December 18, 2009

Vatandaş Halk

Bilmiyorum Show TV anahaber bültenini izliyor musunuz ama bültenin son 5 dakikası "Arka kapak" adında bir bölüme ayrılmış. Bu bölümde gündem olayları ile ilgili Ali Kırca'nın yorumlarını dinliyoruz. Ancak bu yorumlar alıştığımız bülten sonu yorumları gibi değil pek. Alı Kırca'nın yumuşak sesiyle, konulara daha bir duygusal daha bir birlik beraberlik ve iyi niyet çerçevesinde yorumlar getiriliyor. İzlemenizi tavsiye ederim.

Dün akşam da Vatndaş (!) Halk ! başlığı ile bir bölüm hazırlamışlar. Bu hafta sıklıkla haberlerde gördüğümüz manzaraların üzerinden yumuşak görünümlü ama özünde sert bir biçimde geçti. Yanılmıyorsam 40'larda ya da 50'lerde gazetelerde şöyle bir manşet yer almış "Halkın hücumundan vatandaş denize giremedi".

Uzunca süre sorgulanmış bu kavramlar. Vatandaş kim, halk kim? Ali Kırca o dönemde bu kavramların ayrı ayrı kullanılmasının normal olduğunu, vatandaş kelimesinin tanımında daha elitist bir zümreyi barındırdığını belirterek çeşitli yasa ve sosyal hukuk değişimlerinden sonra bu kavramların uzunca süredir aynılaştığını da ekledi. Artık vatandaş da halk da aynı ülkede yaşayan insan topluluğu, yurttaş demekti. TDK'ya baktığımızda vatandaş kelimesinin karşılığı "yurttaş", halk kelimesinin karşılığı da "Aynı ülkede yaşayan, aynı kültür özelliklerine sahip olan, aynı uyruktaki insan topluluğu". Ben arada bir fark göremedim.

Bu çerçevede baktığımızda Ali Kırca'nın değindikleri büyük önem ve ciddiyet taşıyor aslında. Devlet demiryolları'nda yapılan eylem sebebiyle yolundan olan ve buna isyan eden kişiler de halk, bu eylemi yapan işçiler de. Haklarını savunan Tekel işçileri de vatandaş, panzerlerle su sıkan polis memurları da. Herkes evine gittiğinde haberlerde devletin aldığı kararlara, doğalgaz zamlarına kızıyor. Herkes yapılan açılımın götürülerinden şikayetçi. Geçenlerde yine tv de bir alt yazı vardı "Polis itfaiyecilere su sıktı" diye. İronik değil mi sizce de?

Bu karmaşada, bu kadar karamsar olaylar yaşanırken, işçilerin isyanından rahatsız olan diğer halk da başka bir gün başka birşeye tepki göstereceğinin bilinciyle hareket etmeli değil mi?

Aslında bizim aramızda oluşması gereken hoşgörü, destek ve birlik güdüsü vereceğimiz mücadelelerde bizi toplu olarak daha kuvvetli yapmaz mı?

Bu noktada Ali Kırca da konuyu iyi bir şekilde bağladı. "Herkes sokaklara dökülüp eylem yapsın demek değil tüm bu sözler, sadece birleşerek hoşgörü göstererek daha iyi günleri görebileceğimizden" mealinde bir açıkalama ile toparladı..

Güzeldi.. Sevgi kelebeği gibi görünse de haklıydı..

Wednesday, December 16, 2009

İyi dilekler ülkesi

Yok yok Hamdi Koç'un kitabıyla alakası yok.. Yeni yıl geldi ya ondan. Dilek zamanları yaklaştı. İnsanın dileklerini umutlarını bir güne bağlaması saçma görünürde ama dilek dileme ve bu dileklere bağlanarak heyecan duymayı unutmuş benim gibi bünyeleri zorlama anlamında önemli bu yılbaşları. Yaşım daha küçükken bir görev bilip günlük dileklerimin haricinde büyük büyük listelerim olurdu Noel Baba'dan istemek için. Ama genelde Hıdrellez'lerde dilediklerimin gerçek olduğunu gözlemliyorum şimdi baktığımda. Olsun, kırmızı ışıklar altında, geldiğimizde bize büyük süpriz olan Tophane'nin rahat koltuklarında, tavla zarı şıkırtıları altında baktım hayat hala güzel. Tıpkı Cenk'le ilk tanıştığımız günlerdeki gibi...

Tophane'nin ( o ilk zamanlarımızda hergün gelmemizin etkisi de olabilir tabi) gizli bir gücü var bende. Koltuğa oturduğum an, beynime aynı tanıdık huzur yayılıyor. Sonsuza kadar kalkmadan burada yaşama isteği, girdiğim ruh halinden hiç çıkmama isteği, yolda çoktandır mırıldanmayı ihmal ettiğim şarkıları dinleme isteği...

Şimdi de bu minik kaçamak sayesinde dilek dileme isteği basmış durumda. O halde fazla gecikmeden, ertelemeden, yeni yılın bana sunmasını istediklerimi sıralıyorum. Noel Baba'nın bacasız evimize balkondan gireceğini, hediyelerini gitarların arkasındaki kırmızı kedi yatağına bırakacağını umarak...

** Huzur. Yengeç burcu oluşumdan mı, genetik mirasım olan bir melankoliklikten midir nedir, zor huzur bulan bir bünyenin yakarışıdır bu. Mutlu ya da mutsuz olmakla alakası yoktur huzurun. İçimdeki farklı seslerin sakinleşmesi, tek olması değil belki ama sırayla konuşmalarıdır huzur adına dileğim. Sonuçta biliyorum ki "Baksana güneş açtı, yüzünü dön de gözlerinden içine kadar girsin" diyen sevgi kelebeği sesim konuşsa da, "Lanet olsun, hiçbirşeyi beceremediğin gibi bu mutsuz, yalnız dünyanda boğularak öleceksin" diyen korku ötesi sesim bastıracak onu. Sonra biryerden "Yeter ulan, amma gürültü yaptınız, al bi kitap oku işte, şımardın iyice" diyen kabadayı halim de susturacak hepsini... Sadece sükunet olsa bazen, ben de hepsinin derdi ile tek tek uğraşsam... Belki plan bile yapar hale gelebilirim kim bilir? Belki sevmeyi bıraktıklarımı severim yine?

** Sağlık. Kalbim bu aralar rahat bırakıyor beni allahtan. Bir ara müziğe merak sarmış, uzunca bir ergenlik dönemi geçirerek isyankar ritimlere dalmıştı. Şimdilerde 4-4'lük ölçülerde dinlemesi kolay, çalması kolay bir hal aldı gitti. Olsun, sağlık önemlidir. Kalbimi tebrik ediyor ve bu yolda ilerlemesini diliyorum.

** Düzen. İlk dileğime bağlı olarak nükseden bir başka dilek. Hangisi hangisini tetikliyor bilmiyorum ama plan yapabilmek bu plana bağlı olarak düzen kavramını sindirmek en büyük dileklerimden. Gerçi bunu dilerken şunu hesaba katmıyorum : Düzenli bi insan olduğumda ben ben olur muydum?

** Sosyallik. En övündüğüm özelliğimdi güya insanlarla kolay iletişim kurabilmem. Şimdi bakıyorum da, nedense biraz kapatmaya başlamışım kendimi. Herkesi en çok arayan benken zamanında şimdilerde vefasızlığım ele almış dizginleri. İletişim kurmayı geçtim köşe bucak kedimin göbeğinin altına gömmüşüm kafamı o uyurken.

** Müzik. Yukarıda da ipin ucunu vermiş olduğum gibi, hayatımın en mühim zamanlarını müzikle doldurmuşken, şimdilerde vefasızlığımı ona da gösteriyorum. Radyoda sevdiğim bir şarkı çıktığında bu sebeple aç kurt gibi atlıyorum üzerine. Onda bile bağıra çağıra eşlik eden ben, ancak acil durumlarda mırıldanma aşamasına geçebiliyorum.

** Aşk. Flash flash! Cenk - Tubik aşkı çatırdıyor mu? Az sonra! Dan dan daaaan! Yok be yok korkmayın hemen! :) Bize kolay kolay bişey olmaz. Sadece şunu görüyorum ki son zamanlarda tipik kadın reaksiyonları göstermekte kalbim. İlk 5 ayımızı çok özlüyorum (Hadi Cenk ne demek istediğimi anladığını söyle!). Hem de çok... Hala Cenk'in saçlarındaki beyazlarda erir giderim ben, o ayrı :)

** İş. Şu aralar aramıyorum bile iş miş. Daha önce yaptığım işlerin hiçbirini yapmak istemiyorum. Benzerlerini de. Bu işsizlik beni acaip düşüncelere sevk etti. Hayaller peşinde koşma hatasına düşüp rezil rüsva olmak da var işin ucunda. Hatta böyle riskli bi durummuş gibi rahat bahsediyorum ama risk falan yok ortada bildiğin kör hayalperestlik var. Biri beni çağırsa mesela, "Gel tamam öğreticem ben sana ne nasıl yazılır, neye çalışman gerekir, şu cahilliğin nasıl giderilir" diyip yanına yamak olarak alsa beni, biraz da maaş alsam, metin yazarı olsam, bişeyler öğrensem, şu beynimdeki seslerin kriptosunu yazarak çözsem. Belki bir gün de gerçekten yazar olsam. Derken uykumdan uyanıp yere çakılsam :) yok be çakılmasam... Gerçek olsa? Ben yine aynı işlere dönmek zorunda kalmasam...

** Eğlence. Her ne yapacaksam, eğlenerek yapayım. Mecbur olduğum şeylerde bile eğleneyim. En azından eğlenebileceğim bişeyler bulmayı becerebileyim. Gamlı baykuş misali ağlanmıyım da ucuz kişisel gelişim kitaplarından fırlamış gibi olayım mesela. Sürekli motive! Come on, come on miiyeeeeeennnnn!

** Güzellik. Ben eskiden güzeldim NOKTA!

** Seyahat. Londra kesmedi beni Noel Baba. Yer de kaplamaz, çuvalın içine zahmet olmazsa iki kişilik Amsterdam, Roma, Los Angeles, Monte Carlo biletleri atsan ? Tamam yeaaa ben Doğu Karadeniz turuna da razıyım :)


** Gitar. Gibson Les Paul istiyorum! Kendim için değil, Cenk için. Kafamın şişeceğini bilsem de, sırf ondaki o mutluluğu görmek için istiyorum. Yeni yılda dilek dilemeyi de unutacak, biliyorum. O yüzden ben istiyorum. Kurdelasını ben takıp ben vereceğim :)))))) Sonra da muhtemelen yarım saat kadar zıplarız zaten...

** Spor. Ufak ufak başladım işsiz olduğum için. Ama geçenlerde yine aç kurt misali sitemizin gerçek ev hanımlarıyla zaman geçirme pahasına ayrobik dersine saldırdım. Sonra ne mi oldu? 4 gün yürüyemedim :D Ama Ebru Şallı'nınkinden bile havalı spor matım var. spor yapsam hergün, yapabilecek kadar zamanım olsa. İş bulursam o işin saatleri ve yeri buna uygun olsa!

** Para. Üzgünüm ama parayla saadet öyle bir olur ki! Şahsen Ford Mustang GT 500'ümle benzin kaygısı olmaksızın gezinmekten büyük saadet, Ford Mustang GT 500'ümle Cenk'i de alıp gezmek olabilir :D Bunun için de para gerekir. Ama birbirinden tutarsız hayaller bunlar, mesela birinin yanına yamak olarak girme hayalim gerçek olursa Mustang'in sağ ön farını ancak alırım bir sene biriktirdiğim parayla :D Ama sen Noel Babasın belki numaralarını önceden gördüğün bir sayısal kuponu bırakırsın? Kim bilebilir ki?

** Bisiklet. Bunu olağanca saflığımla Noel Baba'dan istiyorum. Sadece o getirirse mutlu olacak bir çocuk gibi. Benim hiç bisikletim olmadı biliyor musun blog? Ya kuzenimin amortisörlü, arkası uzun deri koltuklu 4 vites bisikletini aldım mirasçı olarak, ya da abilerimden kalma ince tekerlekli yarış bisikletini. O çok özendiğin kalın gövdeli dağ bisikletlerine hiç sahip olamadım. Babam ilkokulda şunu sorardı bana " İyice düşün, org mu istiyosun, bisiklet mi? İlkokulu bitirdiğinde birinden birini alacağım" Son 3 seneyi bunun kararını vermeye çalışarak geçirdim, ama ikisini de alamadılar. Canları sağolsun :) İşte bu yüzden geleneği sürdürme için utuyorum bu dileği, o bisiklete binmek için değil :)





Farkettim ki bende dilek bitmez blog... Son olarak ailemi diliyorum.. Herzaman benimle olsunlar, herzaman mutlu olsunlar diye. Gözlerindeki en küçük pırıltı beni tüm karışıklıklarımdan sıyırıyor. Sabrina gibi o anı dondurmak istiyorum...

Bir de buraya kadar sabredip bu yazıyı okuyan herkesin temiz kalpli hayali gerçek olsun Noel Blog!

Ben hazırım, balkondan gelmeni bekliyorum :) Kapıyı da hafif aralık bırakıyorum yatarken :)

Tubik Tophane'den diliyor, Noel baba, sendeyiz...

Saturday, December 12, 2009

Bitsin

*** Mehmet Ali Alabora'lı itici banka reklamları bitsin! İnce bacakları ve geniş omzuyla paytak paytak yürümesi ve hızlıca konuşarak izleyeni yormasından rahatsız oluyorum.

*** Vanish Kosla reklamları bitsin. Ama adama üzülürüm bak. Sanki lekeleri çıkartmak ve o pembe tshirtü giymek için doğmuş gibi. Başka karaktere oturtmak çok zor olacak.

*** Açılım! Bitsin! Hem de hemen! Kapanmaya bu kadar merakı olan adamların açılmaya da bu kadar merakı olacağını kim bilebilirdi ki?

*** Yaprak Dökümü şu anda bit! Sürekli ağlayan suratlarla izeyen şu toplumun içini kuruttunuz! Ne menem ne lanetli aileymiş be! Cenk'in geçenlerde ailenin kızlarından kızıl saçlı olanı için yaptığı yorum şu oldu " Aaa kız dizide yaşlanmış resmen. Sürekli ağlamaktan yüzü kırışmış, dudakları aşağı bakmaya başlamış."

*** "Herkese bi halley oluyo" diyen sevimsiz çocuk! Bit ve git..

*** Unutulmak isteneni hatırlatan, kafamı karıştıran, ağlatan, mutsuz eden, yoran, bıktıran, arkası yarın olan rüyalarım. N'olur bitin artık.. N'olur!

*** Köşe yazarlarının büyük kısmı bitsin. Köşesini hangi amaç için kullandığı belli olmayan, medyatik böcekler haline gelme heveslisi tüm köşeciler, sözüm size!

*** Köşe deyince, Hıncal Uluç'un futbol yorumlaması bitsin. Artık abarttı geçenlerde "Antalya maçında Riijkard'ın yerine Gassaray'ı ben yöneteyim, aradaki farkı görün. Bu kadar futboldan anlamayan, teknik direktörlük bilmeyen bir adamın (Riijkard'a diyo) Gassaray'ın başında ne işi var anlamak mümkün değil. Ben yöneteyim de görün" dedi adam! Allah'tan Rıdvan'dan ayar gecikmedi, "Maç banttan olursa çok iyi yönetir" dedi.

*** Kadınlara özel sorunlar bitsin. Menapoz, regl, kıl tüy, selülit, etc. etc. Tıp, bu kadar mı yavaşsın?

Yazacak bişey bulamayıp saçmalamak bitsin.. Ahan da bitti :)

Wednesday, December 9, 2009

Cenaze

Reşadiye'deki terörist saldırıda hayatını kaybetmiş şehitlerimizin cenaze namazları kılınıyor.

Türk Bayrağı'na sarılmış naaş omuzlarda taşınıyor.

Binlerce kişi "Şehitler ölmez vatan bölünmez" diye bağırıyor.

Yine üzülüyoruz. Yine ağlıyoruz.

Bakıyorum da bir yandan ağlayan kadınlar önlerinden geçen tabutu cep telefonlarıyla kameraya alıyorlar. Acaba neden? Unutmamak için mi? Yoksa konu komşuya göstermek için mi? Neden? Nasıl?

Camidekiler evlerine dağılacak, bizler kanalı değiştireceğiz, akşama acıkıp yemek yiyeceğiz. Acımızı unutacağız, ta ki bir başka 7 gencecik çocuğu kaybedene kadar.

Kısa sürede unuttuğumuz acı ne kadar gerçektir ki?

Biz anlıyor muyuz acaba gerçekten olanı biteni, durumun ciddiyetini?

Anlamamıza rağmen mi böyle şeylerin başımıza gelmesine müsade ediyoruz?

Birilerinin oğlunun gemiyle gezerken şehit olma ihtimali bile yokken, bizleri anlayıp ona göre yönetmesini nasıl bekliyoruz?

Allah rahmet eylesin diyoruz, başka birşey diyebiliyor muyuz?

Belki bir de "Vatan sağolsun"...

Tuesday, December 8, 2009

Televizyon

Evdeyim ya birkaç gündür.. Televizyonla haşır neşir olmaya başladım. Çalıştığım dönemde böyle bir şansım olmuyordu pek. Bir iki tane takip ettiğim program/dizi vardı, onun dışında pek kullanılan bir araç olmadı televizyon benim için. Ama şimdi daha fazla samimiyet kurma gibi bir şansımız (?) oldu kendisiyle.

Birkere şunu söylemeliyim ki gündüz kuşağı benim en son bıraktığım hale göre almış yürümüş. Bambaşka yüzler, bambaşka konular. Bir Seda Sayan yok şu televizyonda. Oysa ben Seda Sayan'ın kameralara bakıp "bacım" diye beni de içeren bir kadın güruhuna seslenişini izleyecektim. Göbek atacaktı, Özcan Deniz'i konuk edip yerlerde yuvarlanacaktı hani! Yok anacım yok, sebebini de bilmiyorum, gitmiş Seda'm Sayan'ım.

Yerine ne idüğü belirsizbir takım mahkeme içerikli cani programlar gelmiş. Hele bir tanesine koptum : Serap İzgü'nün müthiş programı, Suç ve Ceza! İlk başta idrak edemedim. Digitürk'te dolanırkan, kanal değiştirdiğinizde altta mavi bir bant çıkıyor ve program adı yazıyor ya, orada gördüm Suç ve Ceza yazdığını. Ben de şu aralar Dostoyevski'nin büyük eserini okuyorum. Şaşırarak kanala takıldım. Bir de baktım ki Serap Ezgü oturtmuş birilerini, yok o kız niye öldüi görgü tanığının çektiği videoda çiftin tartışmaları açıkça görülüyor muydu falan filan.. Sanırsın CSI ! Cem Yılmaz'ın dediği gibi, Kaynım bana atladı, amcam kaynıma atladı, muhtar olaya karıştı sonra tüm mahalle tren yaptık!

İzdivaç programlarına değinmek bile istemiyorum ama korkarım kısa da olsa değineceğim. Ben çocukken önce Nurseli İdiz'in sonra da Şebnem Dönmez'in sunduğu Saklanbaç diye bir program vardı. Paravanın bir tarafında seçici biri, diğer tarafında karşı cinsten üç aday yer alır. Seçici çeşitli sorular sorar."Ne tür müzik dinlersin?" "Adaya düşsen yanına ne alırsın ?" falan. Sonunda soruların cevabına göre biri seçilir ve çift nezih bir lokantada akşam yemeği yerdi. Eğlenceliydi. İşte bu yeni dönem izdivaç programları bu eski Saklanbaç'ın hardcore horror versiyonu. Çıkacak tiplerin program başında kısa tanıtımları yapılıyor. Sağda resimleri, solda ise minik özgeçmişleri :

ALİ
57 yaşında
Eşi vefat etmiş
2 çocuğu var
40-50 yaş arasıile evlenmek istiyor
6 evi var


Program genelinde en çok önem verilen kısım anladığım kadarıyla son satır. Kısacası mal mülk kısmı. Bunun üzerine ne pazarlıklar, ne kavgalar yareppim!

Bir iki günü bu ve benzeri korku dolu programlarla geçirdim. İşin en korkunç tarafı ise yanlışlıkla televizyonu açtığınız anda gözlerinizin bir spirale dönüşerek dönmesi ve hipnotize olmanız. Kapatamıyorsun arkadaş televizyonu! Nasıl bir uyuşturucudur anlamış değilim. Karar verdim, gün içinde evde zaman geçireceksem kesinlikle açmıyorum! Yoksa tüm gün gidiyor, bir bakmışım ben koltuktan kalkmaya birkez bile fırsat bulamamışken Cenk eve gelmiş bile.

Akşamları ise durum minik bir parça daha farklı. Bir sürü dizi var. Her yaşa her kitleye hitap eden diziler. Acıklısı da var, gençlik dizisi de var, ağır abilisi var falan. Evet bu dizilerin de genelinin kısa zamanda b.ku çıkıyor ama en azından Türk yönetmenler kamera ve çekim teknikleri ile ilgili daha modern bilgiler edinmeye başladılar giderek, bunu görmek güzel.

Bu diziler arasında şimdilik severek takip etmeye çalıştığım iki tane dizi var : Biri Ezel. Diğeri de Bir Bulut Olsam. Bir Bulut Olsam merakımı Meral Okay'ı ve Melisa Sözen'i sevdiğimden çekti. Ancak izledikçe daha çok sevdim. Mardin'deki düğün katliamını işlemişlerdi bir bölümde mesela. İçimde hissetmiştim olayın vehametini. Ezel'i ise neden sevdiğimi hala anlamış değilim ama normalde dizilerde klasik "hikaye anlatmaya bayılan adam" figürüne kıl olsamda bu dizideki Dayı karakteri bana daha samimi geliyor benzerlerine göre. Bir de Cansu Dere gerçekten güzel kız. Beren Saat gibi topuklu ayakkabı üzerinde sincap gibi sekerek yürümüyor en azından. Oyunculuğu da fena değil bence.

Ama televizyon dediğinizde akan suların durduğu an Okan Bayülgen'dir. Sevmeyeni çoktur Okan Bayülgen'in. Ama ben gerçekten çok seviyor, çok takdir ediyorum. Bu kadar akıllı, pratik zekalı, donanımlı birinin show programı yapması beni mutlu ediyor. Şimdi bir de haftada üç güne çıkarttı program sayısını. Yeme de yanında yat. Hakkı Devrim, Erol Günaydın gibi devlerle olan iletişimi, onlara duyduğu saygı ve onların kendisine saygı göstermesi çok çok önemli. Ekibi de ayrı bir konu. Sanıyorum çok özgür hareket etme şansı tanınıyor bu genç ekibe. Yazdıkları metinler, hazırladıkları skeçler gerçekten çok başarılı. Ama Okan Bayülgen'in Serdar Ortaç'la ilgili Yeşim Salkım'a verdiği ayarlar sayesinde kendisine artık hayran olduğumu söylemeliyim. Açın youtube'dan izleyin. Biz milli maç seyreder gibi izledik ve sonunda da şampiyon olduk :))))

Olay yaratan tartışmada fitili yakan olay klip huzurlarınızda :



Okan Bayülgen'in ekibinden Özgür'dü yanılmıyorsam adı. Türk Pop Müziğinin şu anki dinamiklerini ortaya koymamış mı :)

Son olarak;

OKAN BENİ İŞE AL!

Friday, December 4, 2009

Ferahça yiyin...

Şu iki haftadır annem baya baya rahatsızdı.

Hayatımda iki kez işsiz kaldım. Birincisinde babam rahatsızlanmıştı, şimdi de annem.
Ne olduğunu da o kadar tahlil, ilaç, film vs denenmesine rağmen bir türlü bulamamıştık. Bugün çok değerli bir nörolog annemi muayene etti.

Şimdilik görünen o ki, sonlara doğru yazmaya başladığımız tuhaf senaryoların hiçbiri yok. Enteresan, tedavi edilebilir ve çok da ciddi olmayan bir hastalığı varmış. Doktorun sakince, tane tane, sebep sonuç ilişkisi kurarak anlattığı herşey içimi bir parça daha serinletti.

Üzerimden büyük bir yük ve sıkıntı kalktı. İş sadece ilaçlarını almada ve bir süre sonucunu beklemede. 3 hafta sonra kontrol var. Umarım herşey daha da iyi olur.

Tavsiyem odur ki; her başınız ağrıdığında bir ağrıkesici hüpletmeyiniz. Migreniniz varsa doktorunuzun verdiği migren ilacını kullanınız. Ne olursa olsun hiçbirşey sağlığınızdan kıymetli olmadığı için kafanızı abuk subuk şeylere takmayınız. Burun açıcı damlalardan mümkün mertebe kaçınız.

Bugün de böyle geçti işte. Biraz yorgun, biraz mutlu.

Yazın annem zorla meyve yedirme seanslarında genelde "ferahça yiyin yavrum işte" der. Onun gibi oldu, içim ferahça :)

Thursday, December 3, 2009

Mavi duvar

Saçlarından süzülen sıcacık su büyük bir iştahla aşağı akarken, kafasını banyo duvarına dayayıp ağlamaya başladı. Hıçıkırıkları suyun ve ısıtıcının gürültüsüne karışıp akıyordu banyo giderine doğru. Fayansların bittiği yerden başlayan ucuz mavi boya, nemden kabarmış, yer yer küflenmişti. Neden burada olduğunu bir türlü anlayamıyordu. Onu buraya ve bu hale ne getirmişti? Başını duvardan ayırmadan, aşağı dönük olan gözlerini açtı. Ayaklarının etrafında dolanan pembeye dönük suya baktı. Parmaklarının arasında hovardaca dolaşan, ama eninde sonunda, oluşan girdaba katılıp yerin dibini boylayacak, belki bir yerde denize karışacak suya. Gözleriyle yavaşça ayaklarından bacağına doğru gezinmeye başladı. Akan su buralarda pembe değil kırmızıydı. İçini kaplayan korkuyu durduramadı. Bunu nasıl yapmıştı ki? Nasıl yapabilmişti?

Başına gelenlerden değil, başının kendisine getirdiklerinden korktu. Korktukça ağladı, ağladıkça hıçkırıkları haykırışa, haykırışları çığlığa döndü. Sanki kendi etini sıkıştırırmış gibi sıkıştırmaya çalıştığı duvara baktı. Islanmaktan iyice yumuşamış boya, tırnaklarının içine kadar girmişti.

Elleriyle yine ıslanacak olan yüzündeki damlaları iki yana sıyırdı. Karnının altındaki acı giderek büyüyor, büyüdükçe hissizleşiyordu. Cahil miydi, deli mi? Korkak mıydı, gururlu mu?

İçinin ürperdiğini, neredeyse kaynar suya rağmen üşüdüğünü ve titrediğini hissetti. Yüzünü tekrar sildi. Derin nefesler alarak sakinleşmeye çalıştı. Birşeyler yapmalıydı. Bu üşüme iyiye işaret değildi. Görmediği ama sadece varlığından haberdar olduğu birşeyin hayatını sonlandırmak sanıldığı kadar zor olmamakla birlikte, yıllardır üzerinde taşıdığı kendi hayatının bitmesine şahit olmak o kadar da kolay değildi.

Banyodan çıktı. Sanki annesi hala evdeymiş, ne yaptığını duymamalıymış gibi sessizce odasına girdi. Önce çamaşırlarını giydi. Kanaması durmazsa çıkacak rezilliği düşünerek çantasını kontrol etti. Hazırlıksızdı. Annesinin çekmecesinden bez alıp çamaşırına yerleştirdi. "Günahtır" derdi. "Analarımız da bunlardan kullandı, yeni gavur icatlarını değil, bunları kullanacak, akşama da kadınlığınla kirlettiğin bezleri kaynar suda yıkayacak, temizleyecek ve temizleneceksin."

Hangi hurafelere inandığını bir türlü anlayamadığı annesini gizliden gizliye küçümserken, çantasının en ücra köşelerine sakladığı tamponlardan kalmadığını, annesinin ucube adetlerine mecbur kaldığını farkettiğinde bu sefer de kendi aşağılık durumunu düşündü.

Karnındaki sızı giderek artıyor, artık dayanılmaz bir hal alıyordu. Acele etmeliydi. Yediği haltı biranönce temizlemeliydi. Çorabını giydi. Üzerine uzun kollu, pastel tonlarında, bol, penye bluzunu geçirdi. Altına da uzun siyah eteğini. Saçını tarayacak, kurulayacak, kafasını yuvarlak gösterecek zamanı da hali de yoktu. Saçlarını topladı, geniş baş örtüsünü mendil gibi katlayıp kafasına örttü, çenesinin altından sıkıca bağlayıp, şakaklarını içeri kıvırdı. Koyu kahve pardesüsünü sıkıca ilikledikten sonra, ayakakbılarını giyip evden çıktı.

Hastanenin aciline adım attığında, bayılmaktan korkup güvenlik görevlisinin koluna tutundu. Şaşıran adam kızı baştan aşağı süzerken gözleri pardesüsünün üzerine takıldı.

"Bacım, ne oldu sana? Yürü, gel şöyle. Hemşiranım! Yetişin!" Görevlilerden birinin koştura koştura getirdiği tekerlekli sandalyeye ne zaman oturdu? Soğuk doğum odasına ne zaman girdi? Hatırlamıyordu.

Gözlerini açtığında tanımadığı insanların, yanında yatan diğer tanımadığı insanların başında beklediğini gördü. Hastanedeydi. Onun başını bekleyen, alnındaki saçları düzelten kimse yoktu. Hemşireye seslendi. Gelen kadın kızgın ama kelimelere dökmeyen bir tavırla, geçen 3 saati anlattı. Daha yeni yeni belli olacak kadar küçük olan bebeği almışlardı karnından. İçini temizlemişlerdi. Az daha gelmeseydi...

Gelmeseydi de ölecek cesareti gösterseydi. Annesi durumu bilse diyeceği bu olurdu. Adı kadar emindi. Ona göre bu büyük utancın affı yoktu. Ona göre aşık olmak da, sevmek de, sevişmek de günahtı. Kimsenin onun canını düşüneceği yoktu. Önemli olan bacak arasının asayişini sağlamaktı ailesine göre. Sağa bakma söz olur, pantolon giyme, spor ayakkabı giyme, kafanı iki kat ört, kimsenin elini sıkma, kaşlarını alma, aynaya bakma... Bu liste uzar giderken, ailesini zorla ikna edip arkadaşı sayesinde bir şirketin mutfağında çalışmaya başlamıştı. Girip çıkarken gördüğü, azıcık fırlama şirket şoförüne tutuluvermişti. Adam da az değildi hani. Günde beş kere mutfağa gelir, çay üstüne çay içer, konuştukça konuşur, laf atmadan durmazdı.

Evli olduğunu bile bile görüşmeye başladı Kadir'le. Ne de olsa hanımıyla ayrı yaşıyordu artık. Hanımı köye ailesinin yanına göndermişti. Söylediğine göre hiç sevmemiş, hiç istememişti evlenmeyi. Güya topraklar bölünmesin diye zorla evlendirmişti ailesi amcasının kızıyla.

Bir süre sonra Kadir kıskançlık yapmaya başlamıştı. Mutfağa girip çıkan işçilere anlamsız yere bağırmaya, kıza abuk subuk işler yaptırmaya başlamıştı. En sonunda işten ayrıldı. Sabahları işe gider gibi çıkıyor, şirkete yakın bir yerde bulunan Kadir'in evine gidiyordu. Şoförlük işlerinden ayırdığı tüm zamanında eve gelmeye başladı Kadir. Evlilikten tek farkı, mesai saatinin bitiminde baba evine dönmesiydi. Durumu hiç farketmedikleri gibi sürekli gelen görücülerden biriyle evlendirmek için çaba içindeydiler. Hepsine birer kulp takmaktan yorulmuş, Kadir'e evlilik için elini çabuk tutması konusunda yalvarmaktan dilinde tüy bitmişti. Hamileliğini de Kadir'in evde olmadığı bir zaman, eczaneden aldığı testi yaparak öğrendi. Adeti geçeli 20 gün olmuştu. Kadir o gün eve gelmedi. Patronu İzmit'e götürmesi gerekmişti. Böyle bir haber telefonda da verilmezdi.
Ertesi gün cumartesi olduğundan evden de çıkamazdı.

Akşam annesine kahvesini yaptıktan sonra karşısına geçip, babasıyla konuşmasını istedi. Yarın işyerinden kızlar Eminönü'ne gidip öteberi bakacaklardı. Her seferinde reddediyordu ama artık ayıp olacaktı. Hem görücüye çıkarken takacak yeni bir eşarp alsa ne olurdu ki? Annesi babasına durumu açmış, bir sefere mahsus izin almıştı.

Sabah erkenden kalktı, giyindi, kafasını yuvarlak gösterecek bezleri bile doldurmuştu. Otobüse atladığı gibi Kadir'in evine gitti. Çantasının fermuarlı yerinden anahtarı çıkarttı, kapıyı açtı. Girişte bir değil iki çift ayakkabı vardı. Vestiyerde ise mavi bir palto. Kadir uyuyor olmalıydı. Yatak odasına doğru yöneldi. Kalbi ağzından çıkacak gibiydi. Kapıyı yavaşça araladı, içeri girdi. Kadir uyumuyordu. Yanındaki yumurta sarısı saçlı kadın da. Yorgan dağınıktı, bacaklarının arasında onlarınkine uygun olarak hareket ediyordu. Çıkartabildiği tek kelime, inleme gibi, bir anda ağzından döküldü. "Bebek!"

Kadir'in küfürleri hala kulağında çınlarken, sakinleştiğini umduğu suratıyla babasının evine girdi. Kimse yoktu. Yapacaklarını düşünecek zamanı bulmuştu yolda. Aceleyle annesinin örgü şişlerinden birini alıp banyoya girdi...

Hemşire elinde hırka, "Çıkabilirsin, gece kalmana gerek yok, bir iki gün evde dinlen, bol su iç, yakının varsa söyle sana şu ilaçları alsın, yemeklerden sonra günde iki kere bir hafta kullan, bir daha da sakın ama sakın böyle birşeye kalkışma diyeceğim ama, ne yazık ki artık buna gerek bile olmayacak, geçmiş olsun" dedi.

O halsizlikle otobüse nasıl bindi, eve nasıl varacaktı, bilemiyordu. Akşam çoktan olmuştu. Muhtemelen eve gittiğinde ailece sofraya oturulmuş olacaktı. Babası muhtemelen bu saate kadar nerede olduğunu saçından tutup kafasını sallaya sallaya soracaktı, tükürükler saçarak. Annesi ise kınama dolu bakışlarıyla itecekti yaptığı kahveyi.

Ne yazık, onun kahve yapacak bir kızı bile olamayacaktı artık...

Monday, November 30, 2009

Tuesday, November 24, 2009

Kuş gibi

Bugün itibariyle, bir sonraki emre kadar ;

"Evimin kadını, kedimin anasıyım"

Bir kuş gibi tedirgin, ama hafifim.

Endişeler bastıkça, "su yolunu bulur" diyorum kendime.

Belki hepsi birer işaret de ben anlamıyorum, ya da anlamaya korkuyorum.

Yeni bir iş bulana kadar, çok ama çok özlediğim herşeye sarılacağım sıkıca.

Bir süre önce bir yerlerde elimi bırakıp kaybolan halimi arayacak, bulunca hasret gidereceğim.

Kendime ait bir zamana da çok ihtiyacım vardı.

Yapmak istediklerimi saptamaya ve şekillendirmeye...

Avutuyorum kendimi.

Gerçekler daha bir sert.

Ama içimde garip bir hüzünlü sevinç...

Su olup bulacağım yolumu belki de..




------


tam da bu noktada daha önce bir yerlere yazdığım Ömer Hayyam dizeleri çıktı karşıma...

Ne de güzel anlatmış :



akılla bir konuşmam oldu dün gece

sana soracaklarım var dedim

sen ki her bilginin temelisin

bana yol göstermelisin

yaşamaktan bezdim, ne yapsam?

birkaç yıl daha katlan dedi

nedir dedim bu yaşamak..

bir düş dedi, birkaç görüntü

evi barkı olmak nedir dedim

biraz keyfetmek için, yıllar yılı dert çekmek dedi

bu zorbalar ne biçim adamlar dedim..

kurt, köpek, çakal makal dedi...

ne dersin bu adamlara dedim...

yüreksizler, kafasızlar, soysuzlar dedi..

benim bu deli gönlüm dedim

ne zaman akıllanacak?

biraz daha kulağı burkulunca dedi..

hayyamın bu sözlerine ne dersin dedim..

dizmiş alt alta sözleri,

hoş beş etmiş derim, dedi...

Friday, November 13, 2009

Tubik ve Cenk

Bu yazıyı okumak isteyenler öncelikle aşağıdaki "play" tuşuna bassınlar. Ondan sonra videoya takılmadan, şarkıyı dinleyerek aşağıya doğru devam etsinler :) :





Buena Vista Social Club - Chan Chan - For more amazing video clips, click here


Bundan tam 4 sene önce, beni Beşiktaş vapurundan o havalı siyah arabanla alırken, ben o arabaya binmek için ilk adımımı attığımda, arabaya sinmiş Cenk kokusunu aldığımda, Nişantaşı'na çıkarken bana dinlettiğin "ben bilgisayarda yaptım biliyo musun?" şarkılarını dinlediğimde, Mezzaluna'da bana kırmızı şarap söylediğinde, ve gözlerine ilk defa bakabildiğimde, hayatımın bir daha hiç eskisi gibi olmayacağını anlamıştım....


Aşk, bana göre minik bir karın ağrısıdır. Genç kızlığa ilk adım atıldığında duyulan ağrı gibi, heyecanlanırsın, sevinirsin, korkarsın, sonrasında olacak şeyler için endişelenirsin, ama engel olamazsın. İşte o gün karnım ağrıdı...

Sevgi, elde etmesi zor olan, herşeydir... Sen benim sevgilimsin...

Hiç değiştirmeye çalışmadık birbirimizi, hiç saygısızlık etmedik. Hep öğrendik, hep öğrettik. Hep mutlu olduk.

Zaten insanın hayatına sen girince sevgisiz kalmak ne mümkün...

Bugün bu yazıyı yazmayı planlarken aslında birçok şey geçirdim içimden. Kemerburgaz'ın ağaçlı yollarında giderken, içinde sen olan, bahçeli kedili köpekli bir ev hayali kurarken.... Seni aradığımda. Bambaşka şeyler geçirdim... Ama şimdi ellerim titriyor yazarken :)

Umarım birlikte çekildiğimiz tüm resimlerde gözlerimiz taaaaaa içine kadar parlar. Dilerim şarkılar hiç susmaz.

Çok aşkım birtanem yazısı olmasın, bize uymayan, eğreti duran bir kelime seçmeyeyim istiyorum.


Ama ben en çok sana olan sevgimi seviyorum. Kısacası bir insanda bu kadar sevgi uyandırabilmeni...

Sadece "Seni seviyorum" demenin "seni çok seviyorum" demekten çok daha zor olduğunu bana sen öğrettin.





Seni seviyorum :)




Tanıştığımıza memnun oldum Cenk :)

Tuesday, November 10, 2009

Alıntı

Madem ki öldü salimen,
bırakın yüceltelim onu,
anıtlar inşa edelim,
görkemine, adına rahmet okuyalım.
Ölmüş adamlardan çıkar böyle münasip kahramanlar;
onlar dirilemezler karşı çıkmak için,
yaşamlarından biçimlendireceğimiz imgelere.
Üstelik daha kolaydır anıtlar yapmak,
daha iyi bir dünya yaratmaktan.

Carl Wendell Hines

(10 Kasım 2009 tarihli ekşi sözlükten alıntıdır)

Wednesday, November 4, 2009

Ufak bir ikaz

Ercan Saatçi efendi Galatasaray klübüne küfür etmiş. Okkalı bir tane sallamış yani. Bu da basına sızmış. Kendisi biliyorsunuz aynı zamanda bir gazetemizin spor müdürü. Spor müdürü olmak için gereken vasıfları çok iyi bilmiyorum ama zaten Ercan Bey'in de bu vasıflarına bakılarak müdür yapıldığı konusunda şüphelerim var.

Şimdi olay ile ilgili tahminlerimi paylaşayım sizinle: Ercan Bey spor müdürlüğünden alınacak. Nasıl mı? Galatasaray klübü bastıracak gazeteye, taraftarlar, taraftar grupları falan, sanki çok önemli bir olaymış gibi. Sonra da gazete, spor müdürlüğünden alacak Ercan bey'i. İşte benim ikazım tam da bu noktada.

Ercan Bey gazetenin, hepimizin tanıdığı yazı işleri müdürünün damadı... idi. Ve bu durum 2 hafta önce ortadan kalktı, çünkü Ercan Bey eşinden boşandı. Yani Ercan Bey artık damatlık pozisyonundan, normal gazete çalışanı pozisyonuna düşmüş durumda. Bu yüzden de artık spor müdürü konumundan alınması gerekiyor. E, direkman sadece boşandı diye kendisini almak olmayacağı için, tabi ki bir açığının yakalanması gerekiyordu. Kendisi tedbirsiz davranarak kayıtta olan kameralar önünde Galatasaray'a salladı. Bu kaset de bir şekilde basına sızmış. Artık Ercan Bey kamuoyuna göre spor müdürlüğü yapamaz değil mi? Küfürbaz, terbiyesiz oldu çünkü kendisi? Sevgili güzide klübüm ve taraftarları. Bu bariz bir oyundur ve hepimiz, bütün spor severler bu oyunun içine çekilmek istenecektir. Benden uyarması.

Saygılarımla.

Not: Bu yazı 31.10.2009'da yazılmış ancak bazı sebeplerden yayınlanmamıştır. GG diyeyim siz anlayın.

Sunday, November 1, 2009

Ben, kendim, benliğim

Bir iki aydır sağda solda okuduğum yazılarda gördüğüm ve birkaç arkadaşımdan da duyduğum bir kitap vardı. Aykut Oğut'un "Evrenden torpilim var" adlı kitabı.


Kişisel gelişim kitaplarına güvensizliğim daha çocuk yaşlarımda başlamıştı aslında. Babamın iş yerinde çalışanlara dönem dönem çeşitli kitaplar hediye edilirdi (ne güzelmiş, hala yapan şirket kaldı mı acaba?). Favorilerim bir dönem aynı şirkette çalışmış olan, Muzaffer İzgü'nün eliyle imzaladığı hikaye kitaplarıydı. Arada bir de Doğan Cüceloğlu'nun ağırlıklı olarak gençlerin gelişimlerine yönelik kitapları gelirdi son dönemlerde. İşte tam da bu noktada kitapta yazanları pratiğe dökmede sıkıntı yaşadığımdan bu tip kitaplara karşı hatrı sayılır önyargılar edindim. Zamanla karşıma çıkan farklı kişisel gelişim kitaplarıyla da bu önyargılarımın haklı sebeplerini oluşturdum kendimce. Belki yanlış kitaplarla karşılaştım (kendim araştırıp bulmuyordum, karşıma çıkanlara göz atmak kafiydi), belki uygun olmayan zamanlarda uygun olmayan içeriklere denk gelmiştim... Bilemiyorum. (Satış konusunda denk geldiklerimin zaman ya da içerikle problemi de yoktu aslında ama durum değişmedi)


Mesela bir dönem anlata anlata bitirilemeyen Secret saçmalığı vardı. Her tarafından samimiyetsizlik ve ticaret akan... İlkokulda size de yaptırdılar mı bilmiyorum ama biz resim derslerinde dergilerin çeşitli sayfalarını minik minik kopartır, o minik parçaları renklerine göre ayırır ve hayal ettiğimiz resmi bu kağıt parçalarını uygun renkte yapıştırarak oluştururduk. İşte bu Secret denen kitap da kağıt kalitesinden ötürü sadece bu uygulamaya yarar diye düşünmüştüm okuduğumda. Hiç değilse daha yaratıcı bir amaca hizmet etmiş olurdu.


Yazımın en başında bahsettiğim kitabı da bir anlık galeyana gelerek aldım, okudum. İçerik Secret da dahil olmak üzere, pozitif düşünceye yönelik birçok mecrada ifade edilen şeylerle paralellik taşısa da en azından yazarın üslubu daha içten, daha güne adapte edilebilir gibi geldi bana. Bu kitap hala bu tip kitapların insan hayatına etkisi konusunda inançlarımı baş aşağı etmiş değil ama satır aralarında ufak da olsa motive edici detaylar bulmak mümkün.


Kitapta bana en çok çarpıcı gelen şey şu oldu; "ego" kelimesi Latince kökenli bir kelime ve anlamı Latince'de "ben" anlamına geliyor. Yani ego aslında insanın kendisi, benliği... Zaman zaman kendimizi mutsuz hissediyoruz, egomuz acıkıyor, asabileşiyor, birilerinin hakkımızda güzel şeyler söylemesi ya da kendimize güvenimizin artması da egoyu doyuruyor ve sakinleştiriyor. İnsanın en büyük psikolojik savaşı egosuyla, kısacası insan aslında sürekli kendisiyle mücadele halinde... Ve egonun karakteri çocukluk yıllarında oluşuyor, o dönemde yaşananlar insanın bugününe iç mücadele olarak yansıyor. Ne kadar doğru özetleyebildim ya da ifade edebildim bilmiyorum ama bu başlık altında anladıklarım ilgimi çekti diyebilirim.


Aykut Bey'in kitabın sonunda verdiği birtakım egzersizler var. Amacını tam hatırlamıyorum ama ego ile iletişim kurmanın en güzel yolu çocuk halinize zihinsel bir yolculuk yapıp, kendisini karşınıza alıp konuşmanız.


Az önce bu aklıma geldi ve gözlerimi kapatıp bugünden geriye doğru hızlıca yürümeye başladım. Hatırladığım en eski evimize gittim. Apartmanın kapısından geçtim, duvarların rengine baktım, merdivenlerden çıktım, o kırık beyaz, boyaları çatlamış kapıyı çaldım. Daha genç, daha diri annem açtı kapıyı, beni içeri davet etti. Minicik holden geçip salona girdim. Tam karşımdaki koridor kapısından kahverengi bıyıklı babam kumaş pantolonu, ince gri çizgili beyaz gömleği ve kolormatik camlı gözlükleriyle geldi. "Hoşgeldin" diyerek elimi sıktı, sırtıma yavaşça dokundu ve salondaki büyük, kaplamalarının köşeleri gitmiş olan yemek masasına yönlendirdi. Annemle sağımda duran mutfağa girip kapısını kapattılar. Masada altın sarıları aralara karışmış açık kahve, lüle lüle saçlı çocukluğum, beyaz pamuklu külotlu çorabını ve mavi kot jilesini giymiş, ellerini çenesinin altında kavuşturmuş, cama arkası dönük oturuyordu. Yanına usulca oturdum. "Ben senin büyümüş halinim biliyor musun?" dedim. Kısacık konuşmamız şimdi aramızda kalsın ama masadan kalkarken çocukluğuma sarıldım, başımı kıvırcık saçlarının doldurduğu boynuna gömdüm, öptüm.


Hayal tabi tüm bunlar. Astral seyahat etmiş değilim, ya da dünyadan kopup meditasyon yapmış da değilim. Kitapta tavsiye edilen içerikte bir konuşma da yapmadım. Ama ne kadar özlediğimi, hatırlamanın ne güzel şey olduğunu anlamak çok başka oldu. Sadece hayal ettim ve bugünkü halime enteresan bir yerden bakmış oldum.


Tezim şu; insanlar büyük üzüntü duydukları olayların olduğu zamanlara gittiklerini hayal edip, o zamanki halleriyle o konuda dertleşseler, o zamanki hallerini teskin etseler nasıl olur? Geleceğe dönüş filmindeki gibi zamanda yolculuk yapmış ve o zamanki halinin hislerini değiştirerek bugünlerini etkilemiş olmazlar mı?


Zamanda yolculuk teknolojik anlamda hayal ettiğimiz gibi değil de belki böyle birşey olamaz mı?


Sen kafayı yemişsin diyenler varsa, çekinmesinler, anlarım :)


P.S : Kitap öyle veya böyle çocukluğumla yeniden tanışmama vesile oldu ya, canım o benim canım :)))

Friday, October 30, 2009

Bitirdiniz güzelim futbolu

Basit bir soru size:

"Futbol denince aklınıza ne geliyor?"

Bu soruyu bir sorun kendinize. Mesela benim aklıma ilk Hagi'nin Monaco'ya attığı gol geliyor. O gol anı, seyircinin çıldırması, spikerin kulakları tırmalayan bağırışları, Hagi'nin tribüne koşarken ki sevinci, taraftar - takım coşkusu, beraber söylenen tezahürat... Futbolun güzel tarafı geliyor benim aklıma, bir tiyatro gibi izlenmesi gereken, bana göre kazandıkları parayı sonuna kadar hakeden futbolcular geliyor. Televizyondaki süper uyduruk dizilerin oyuncularının (yabancı diziler de dahil buna) kazandıkları ultrasonik paraların yanında, benim futbolcularım sonuna kadar hak ediyor o parayı. Çünkü hem para kazanmak, hem de kendilerini sevenlere, ait oldukları takımı sevenlere güzel şeyler izletmek için oynuyorlar futbolu. Onların aslında en çok istedikleri şey sevilmek, oyundan çıkarken alkışlanmak, iyi bir hareket ile stadı coşturmak.

Biz taraftar olarak hangi noktadayız peki? Size söyleyeyim, bokun altında kalmış, kötü kokudan önündeki hiçbirşeyi göremez hale gelmiş ve daha kötüsü bok içinde yaşamaya alışmış bir taraftarız biz artık. Dün televizyonda postmodern kadın yorumculardan biri, Amerika'yı keşfetmiş gibi "ya ama herkez o su şişesinin hangi tribünden geldiğini konuşuyor, kimi Fener tribünü diyor öbürü Galatasaray, ama kimse o su şişesini atanın kim olduğunu araştırmıyor, varsa yoksa hangi takım tribününden gelmiş, o merak ediliyor" dedi. Bunu derken aklı sıra populistlik yapıyor, puan topluyor. Be eksik akıllı, çok mu umrunda senin bu olay, yaptırt o zaman araştırmanı, bul polis kayıtlarını, maça gidenlerle görüş, o tribünde oturanları bul, çok mu önemli senin için, bul bir matematikçi, hesaplat açıları televizyon görüntüsünden, pierolar falan uçuşuyor etrafta. Yok ama o senin umrunda değil, önemli olan o an o açıklamayı yapıp prim toplamak değil mi?

Ulan içine sıçtınız Türk futbolunun. "Türk futbolu mu vardı?" diyenleriniz mi var etrafta? Vardı tabi, nasıl vardı biliyor musunz? Korkuttu sizi Fatih Terim, hakkında atıp tutamadınız, büyük baş abilerle arkadaştı, ağzınızı açamadınız, ağzına sıçamadınız Galatasaray takımının, onlar da iyi kadroyla alıp yürüdüler UEFA şampiyonluğuna kadar. Yazsaydınız ya o zaman da Emre Fatih hocanın kızıyla berabermiş diye? Yazsaydınız ya o zamanlar bu dizilişle Galatasaray'dan birşey olmaz diye? Guiza için diyorsunuz ya, gol makinası değil, traş makinası bu diye, deseydiniz onu Hakan Şükür'e o zaman, sayfalarca yazsaydınız dini inancını bilmemnesini gol kaçırınca? Yazsaydınız hoca yanlış oynatıyor, zaten çok da para alıyor, o parayı alıyorsa her sene şampiyon yapacak takımı diye? Yazamadınız. Noldu? Sizi korkutmak lazım çünkü. Size hak ettiğiniz muameleyi yapmak lazım çünkü.

Bayılıyorsunuz değil mi? Rijkaard Milan ile anlaştı yazmaya, çok satıyor gazeteniz çünkü. Ulan spor muhabiri bozmaları, hani kaynak, nerden duydunuz, kimi gördünüz? Rijkaard'a sordunuz mu? Bu öyle devre arasında "Eto'o Fener'de" yazmaya benzemez, takımın gidişhatını bozar, futbolcunun aklını karıştırır. O da yetmedi, duydunuz bir yerden Liverpool 4 maç üst üste yenilmiş diye (yoksa umrunuzda olmaz sizin İngiliz ligi), bastınız geçen hafta hemen "Rijkaard Liverpool'a yakın" diye. Ulan ne yalancı adamlarsınız be, ne düzenbazsınız, üçkağıtçısınız siz ya. Hiç utanmıyor musunuz bunları uydurup uydurup yazarken? Arda Turan, Saba Tümer'leymiş. Nerde gördün kardeşim, nerde duydun? Yalancı!

Futbolun kendisiyle alakalı tek kelime yok gazetelerde. Arda üzgün mutsuz asabi bilmemne, Daum Rijkaard'a çıkıştı, Keita sinirli. Beşiktaş'a noldu peki? Bir tane haber yok gazetelerinizde. Hadi o büyük takım. Gaziantep'te neler oluyor mesela? Bursa'da? Diğer anadolu takımlarında? Orada oynayan zavallı topçular napsın? Ahmet'ler Mehmet'ler. Onlar İstanbul'da karı kovalayamıyorlar tabi, sizin için haber değil onlar. "Amaan nolcak, iyi oynarlarsa bütün sezon, Fener alıyor diye yalandan bir haber yaparız olur biter." Hani marka yaratacaktınız ligimizden. Ulan böyle marka mı olur. Yalandan Lig tv'de program yapıyorlar, Anadolu ekipleri ile de ilgileniyormuş gözükmek için. Hadi len, hadi. Siz futbolu sevmiyorsunuz. Spor basınında neredeyse kimse, kesinlikle futbolu sevmiyor.

Siz o zavallı futbolcuların, o zavallı teknik direktörlerin kovulmalarını, futbolcuların kavgalarını, taraftarın birbirini dövmesini seviyorsunuz. Siz ondan ekmek yiyorsunuz. Direkten dönen bir şut, frikikten atılan bir gol, son dakikada atılan penalti sizi kesinlikle ilgilendirmiyor. Her türlü kötülüğü istiyorsunuz, bu durumu siz yarattınız, yazılarınızla, röportajlarınızla, yalan haberlerinizle, yalan haber basmak için hususi çıkardığınız gazetelerle. Futbolu zavallı hale getirdiniz. Umarım o zavallı hale birgün siz gelirsiniz. Güzelim oyunumu kirlettiğiniz için sizi hiç ama hiç affetmeyeceğim.

Tuesday, October 27, 2009

Peyniiiir!

İngiltere'de herhangi bir futbol maçı esnasında sahaya yakın sırada

oturmanın avantajını anlatan resim 1/2: Malouda pek bir mutlu.

İngiltere'de herhangi bir futbol maçı esnasında sahaya yakın sırada

oturmanın avantajını anlatan resim 2/2: Gülümseyin bakim Cenk abinize.

(soldan sağa, ayaktakiler: Bosingwa, Drogba, Malouda, Frankie, Ballack, Cole)

Sunday, October 25, 2009

Bir yangının hikayesi



Sıradan bir pazar gününde Maltepe İtfaiye birimi günlük işlerle uğraşıyordu.



Rıza çiçekleri suluyor,



Süleyman arabada 50 Cent'in yeni albümünü dinliyor,



Şef Recep Polonyalı kız arkadaşı Natalie'den gelen mesajı okuyor



Yeni gelen çağrıcı Mustafa ise World of Warcraft oynuyordu.





Bilgisayara düşen SOS uyarısını gören Mustafa, koşarak kabininden dışarı çıktı ve arkadaşlarına durumu haber verdi.





Recep genel raporu aldı.






Tüm birliklere telsizle haber verdi :

"Kayışdağı eteklerinde, ormanın içinde küçük bir yangın çıkmış"tı.




Hala yüksek sesle 50 Cent dinleyen Süleyman, olaydan habersiz birşekilde takılmaya devam edince, Şef Recep elinde kürekle Süleyman'ı sarsarak bir takım küfürlerle Süleyman'ı konuya uyandırdı.




Çiçek sulamayı bırakan Rıza garajdan arabasını çıkartmaya gitti.




İstasyonda müthiş bir hareketlilik vardı.



Recep itfaiye aracının malzeme dolabına gerekli şeyleri koydu.



Fırçayı yiyen Süleyman göreve hazırdı.



Recep merdivenlerden araca tırmanıp kaptan köşküne yerleşti.



Maltepe itfaiye birimi görev aşkıyla, iki adet aracı alıp yola koyuldu.





Ekip büyük cesaretle olaya el attı.




Alevler her yanı sarıyordu.





Çağrıcı çocuk Mustafa'nın cesur hamleleriyle yangın söndürüldü, yeşil ağaçlar kurtarıldı.




Bu sırada dumandan bayılan Rıza'yı farkettiler. Bir parça da Rıza'yı suladılar ve ayılmasını sağladılar.



Başarıyla görevini tamamlayan ekip istasyona döndü.





Başarının verdiği zafer sarhoşluğuyla halay çektiler.





Maltepe İtfaiye biriminin şanlı bayrağını gururla dalgalandırdılar...


Tuesday, October 20, 2009

Hoşgeldin....

Uzun zamandır heyecanla ve ısrarla beklediğim,

Sakin halinden fırtınalar umduğum,

Sevdiğim, saydığım,

Peren geldi...

Hoş geldi...

Wednesday, September 16, 2009

Giderken

İnsan yazmaya yazmaya köreliyor resmen. Dedim ki büyük bir değişiklik gerçekleşti hayatımda ve hala iki satır karalamadım, oturup neler oluyor neler bitiyor anlatayım.. Ama söze nereden girilir onu bile bilemedim. Eski sevgiliyle ansızın karşılaşmak gibi, sayfayı açtığımda önce bir süzüldüm büzüldüm sonra da olduğu kadar diyip başlamış oldum.

İş değiştirmek insan hayatında kısa süreli de olsa ciddi bir şaşkınlık evresi yaratıyor. Özellikle de benim gibi tuhaf bir şekilde değiştiyse. İlk günler büyük bir sinir stres ruh hali içinde gittiğim yeni işimde, takip eden günler bu öfke ve gerginlik yerini yeni işin heyecanına bıraktı. Yepyeni insanlar tanımanın, bu insanlarla anlaşıp anlaşamayacağımın endişesi, benzer olsa da bambaşka bir sektörün karakterini ve araçlarını öğrenmeye çalışmak, konu satış olunca hedefleri tutturma ihtimali, hergün Mecidiyeköy'den Maltepe'nin bizzat tepelerine akşam trafiğinde varmaya çalışmak, sabahın köründe uyanmak, vs derken bir de baktım ki yepyeni bir koşturmanın tam da ortasındayım. Başlangıçtaki negatif yüküm giderek yerini güzel bir heyecana ve azme bıraktı diyebilirim. Önceki işimde başarılı olmak şimdiki gibi bir anlam ifade etmiyordu çünkü orada başarı sayılan şey bana herhangi bir başarı duygusu aşılamıyordu. Durum şu an çok farklı, hırslandım sanırım ki, sürekli oradan oraya koşturuyor, mail trafiklerinin ortasına kendimi atıyor, hiçbirşeyi unutmadan sürekli zihnimi canlı tutmaya çalışıyorum. Bunlar benim için güzel değişiklikler. Beynimi kullanabileceğim ve kullandığım ölçüde başarılı olabileceğim, başarımın küçük veya büyük oranda takdir edildiği bir ortamdayım şimdilik. Şimdilik diyorum çünkü önceki işimin üzerimde bıraktığı travmatik etki nedeniyle hiçbirşeye güven duyamıyor, ileride başıma gelecek olası felaket senaryolarına karşı ruhumu hazırlıklı hale getirmeden edemiyorum.

Tepeden tırnağa yepyeni bir satış kadrosuna dahil olmuş durumdayım. Bu ekip iki takıma ayrılmış durumda. Benim içinde bulunduğum takımdaki diğer birey de bu işe başlamama sebebiyet vermiş zat-ı muhterem! Hiçbirşey yokmuş gibi davranmak ve sadece işime odaklanmak konusunda -içimdeki öfke düşünülürse- bir hayli zor olsa da büyük çaba içerisindeyim ve başarılı olduğumu söyleyebilirim. Akıllıca davranmaya çalışıyorum. Sorumlusu olduğum sektörler potansiyeli olan sektörler ve bu sebeple kendime güvenim yüksek. Diğer ekip arkadaşlarıma baktığımızda da aralarından sıyrılmam ve kendimi ispat etmem mümkün olacak gibi. Çalıştığım şirket de bulunduğu sektörde en başarılı şirketlerden biri diyebilirim.

Başarılı olmayı ve huzurlu bir iş hayatını dilemekten başka birşey yapmıyorum kısacası. Herşeyde bir hayır var derler, inşallah öyle olur.

Bunun dışında, hepimizin bildiği gibi önümüzdeki hafta Ramazan Bayramı'nı kutlayacağız, benim çocukluğumdan beri süregelen söylenişiyle Şeker Bayramı. Bu tatili ilk defa annemlerden uzakta geçireceğim. Bizim istisnasız her bayramın ilk günü sabahın köründe toplanılır, bol çeşitli kahvaltı şen kahkahalar eşliğinde yapılır, bayramlaşılır ve tatlı tatlı sohbet edilir. Bu sefer annemlerin evi bir parça buruk girecek bayrama... Abim askerde, bizse Londra'da olacağız.

Şaşıracaksınız belki ama hayatımda ilk defa memleket sınırları dışına çıkacağım ve elbette ki bu beni heyecanlandırıyor. Ancak o sucuklu, zeytinli kahvaltıyı tercih eder miyim? Ne olursa olsun evet! Daha henüz bavul hazırlamadım, yarın yoğun bir gün olacak, akşamı ise daha yoğun.

Ancak bu seyahat uzun süredir yapmadığım "Bana göre" serilerine yeni bir alt başlık kazandıracak elbet. Cumartesi günü Chelsea- Totanham (nasıl yazılıyor bu?) maçına gidiyoruz, tabii ki Cenk heyecandan tırnaklarını yiyor!

Fırsat bulursam oradan da seslenirim size ancak şimdilik vedalaşmam gerek, zira yarın 7de kalkacağım ve dünden uykusuzum. Şayet bayramda buralarda olmazsam da hepinizin bayramını şimdiden kutlar, büyüklerimin ellerinden öper, harçlık ister, küçüklerimin de gözlerinden öper, şeker veririm! Güzel bir tatil geçirin e mi?!

Saturday, September 12, 2009

Mannish Boy


Blues'un 7 büyük adamından biri, Muddy Waters'dan geliyor, "Mannish Boy".

İyi haftasonları.

Thursday, September 10, 2009

Özledim

Blog yazmayı
Boglara bakmayı
Tanya'yı, Tuğba'yı, Şebo'yu, SED'i...

Kahkaha atmayı
Ötesini berisini düşünmemeyi

Tophane'de hergün saatlerce kitap okumayı
Adaçayı içmeyi

Kendi şarkılarımı dinlemeyi
Kendi filmlerimi seyretmeyi

Sessizce ağlamayı
Sevinçten zıplamayı

Burcuyla kahve içmeyi
Selinle abuk subuk şeylere kopmayı

Babamın dizinde tv seyretmeyi
Zorla anneme saçımı okşatmayı

Cenki özledim hergün görsem de
İkimize ait, konuşkan geçen, sadece bizim zamanları...

Tüm aile neşesini özledim.. Herkes mutlu, herkes huzurlu...

Herşeyi özledim.... Hem de çok..







Ama ne olursa olsun, çok çok çok çok şükür halimize... Ben sadece özledim :)


P.S: Bugün birtanecik kendi güzel annemin ve Def Def'in güzel saçlı annesinin doğum günü...

Hergünleri güzel geçsin inşallah...

Wednesday, September 9, 2009

İstanbullu, Büyük Düşün!

"Bu tablo İstanbullunun tedbirsizliğinin sonucudur."

Az önce Kadir Topbaş bunu söyledi televizyonda. Şaşılacak birşey yok, tabi ki diyecek. Bu onun en doğal hakkı. Ne diyecekti?

Şöyle mi deseydi mesela?

"Tabi sayın vatandaşlarım. Biliyorsunuz yüzyıllardır yönetimlerimiz yönetme özürlü olduğundan, her araziyi imara açıp, 3-5 kuruş paraya 2 kodoman iş adamına yalakalıktan peşkeş çektiklerinden, olur olmaz her yere köprü yol yaptıklarından, çalışıyor izlenimi vermek için de her sene her yere lale diktiklerinden, ama o laleleri sulayacak alt yapıları yapmayı bile akıl edemediklerinden; her yağmurda güzel şehrimizde sel tehlikesi oluşmaktadır. Ama sizler de buna alışın artık canım. Nedir yani?"

Ben bu blogu yazdığım sıralarda 23 ölü vardı. Elalemin memleketinde kasırga oluyor bir kişi ölmüyor muhabbetine girmeyeceğim. Başka birşey söyleyeceğim.

ÖTV ile toplanan paralar olası(!) deprem için yapılması gereken hazırlıklara aktarıldı mı? Ne hazırlık yapıldı İstanbul'da? Yollar sele dayanamıyor, depreme nasıl dayanacaklar? Hastahaneler ne durumda. Ya metro? Metro depreme dayanacak mı? Köprüler? Karşıya ulaşabilecek misiniz deprem olduğunda? Yapılan hastahaneler belirli bir tüzüğe göre mi yapılıyor mesela? Ulaşımları kolay mı? Yeni yapılan evler mesela? Zorunlu deprem sigortası dışında bir önlem (!) var mı evlerimiz için?

Bu şehirde bir deprem olacak güzel kardeşlerim.

Ve o zaman da "Bu tablo İstanbullunun tedbirsizliğinin sonucudur." diyen bir başkanımız olacak. Bundan emin olabilirsiniz.

Sunday, September 6, 2009

Kader

Ameliyat arası, dinlenme salonunda sohbet ederken eski arkadaşlarımdan biri İslami inancımı kastederek - biraz da muziplikten - benim imanımın “sakat” olduğunu söyledi. “E”, dedim. Amentüyü bilmekle mümin olunmazmış, sorgusuz sualsiz kadere inanmak gerekirmiş. Bir daha “e, yani ? ” dedim. Ne “e” siymiş (!) ben kadere inanmıyormuşum işte, dolayısıyla imanım da tam değilmiş ve Müslümanlığım falan… Affedersiniz ama “Ulan” dedim “madem senin dinin, imanın tam, amentüyü kalpten okuyor ve de kadere dibine kadar inanıyorsun da (?) ne diye Allah’ın inceden inceye hesabedip DNA sarmalını 140 bin yararak (‘kılı kırk yarmak’ gibi ) özene bezene yazdığı kader’e kötü, oyuncu, zalim, cilveli ve hatta kahpe sıfatlarını yakıştırıyorsun? Hadi, utanmazsın biliyoruz da Allahtan korkmuyor musun? Berzahta kıyamet gününü beklerken cehennem kapısındaki Zebani öğretir sana kadere kahpe demenin ne demek olduğunu. Başlarsın salya-sümük ağlamaya şimdi ne b…k yiyeceğiz diye.” Sözün burasında tam da Zebaninin mızrağının üç oklu ucunun ne işe yarayacağını (!) anlatacaktım ki sözümü keserek “Tamam hocam, anladım sevgili abim, anladım! Hem de net bir şekilde. Ama sen de çabuk kızıyorsun be abi !!! ” dedi ve personel Hatice hanıma seslenerek “ Haççanım, şu sandalyeyi değiştir; bi şey batıyo gibi, rahatsız oldum” dedi. O sırada beni ameliyathaneden çağırdılar ve koltuğumu, oradakilerin bana her zaman hissettirdikleri sevgi ve saygıya bırakıp birazdan dönmek üzere ayrıldım.

Kader filozofik ve teolojik olarak zaten 2600 yıldan beri yorumlanıyor ve tartışılıyor; Tevrat’ın vahiy gününü dikkate alırsanız belli ki evveliyatı da var. Aslında “Kader” Arapçada “ölçmek, ölçerek takdir etmek” demektir. Teolojik anlamı ise, Tanrının evrendeki tüm olayları ve hayatı en ince ayrıntısına kadar önceden bilmesi, belirlemesidir. Bir başka deyişle kader “takdir-i ilahidir”, yani Tanrısal yazgıdır.

Dediğim gibi kaderle ilgili çok farklı düşünce ve yorumlar var. Örneğin, Bodrum’lu Herodot kaderin değişmeyeceğine o kadar inanmış ki “Bir Tanrı bile mukadderata karşı gelemez” diyor. Arthur Schopenhauer insan iradesinin kaderle ilişkisini “Kader kartları karar, biz de oynarız” veciz deyişiyle kuruyor. Ömer Hayyam,

“Şu dünyada bir soru, her gün aklı süsledi
Kader, cennet, cehennem; nerde, bilmek istedi
Söyledi öğretmenim sonunda doğrusunu:
Kader, cennet, cehennem; hepsi sendedir, dedi!”

dörtlüğüyle kaderi ne de güzel insana mal ediyor. Yahya Kemal ise “Hiç şaşmayan saat gibi işler durur kader” diyerek kader karşısındaki güçsüzlüğümüze vurgu yapıyor.

Yani kısacası aklı, bilgisi, bilim adamlığı ve dehası tartışılmaz insanlar bile kaderi birbirinden farklı yorumluyorlar. Ben, genlerimize yazılmış genetik kaderi irademizle değiştirebileceğimizi (iradi kader), yaşam boyu rastlayabileceğimiz kötü olasılıklardan kısmen de olsa aklımız ile korunabileceğimizi, korunamadığımız kötü rastlantıları da iyi rastlantılar kadar olgunlukla karşılayabileceğimizi düşünüyorum. İnanıyorum ki Allah kâinattaki bütün kuralları ve dengeleri en ince ayrıntısına kadar doğanın hafızasına yani Levh-i Mahfuza değişmemecesine yazmıştır ve bu bağlamda ne mucizeye müsaade eder ne de inayet gösterir.

Kader, gerçekten üzerinde uzun uzun konuşulup tartışılacak bir konudur. Zaman lazım, yer lazım, okuyacak sabır ve ilgi lazım. Bu nedenle yazıyı kısa bir şiirle bitirmek ve tartışılacak pek çok hususu yorum ve sorulara bırakmak isterim.

Çektiğim büyük bir acıyı takiben varlığıyla bana hayat veren bir minik bebek, ona her akşam gitar çalmam koşuluyla bana kaderimle mücadele etmeyi öğretti. Ben çaldım, o söyletti.

Hani çektirirken yüklediği acıyı
yüzüne yeni kırışıklar çizer ya kader;
katlanırken kederine
utanmadan cilveli de sırıtır ya!
Çökerken göğsüne
“ben felek” deyip
ciğerini de söker ya hani, nefesini keserken!
Atarsan kendini ölümün soğuk kucağına
bıkıp da hayattan erken
eğilip de Kahpe, fısıltıyla kulağına:
“kaderin buymuş senin” der
ve işte o zaman!
ölürsün esastan.

Şimdi artık o çalıyor ben yazıyorum! Yaşlandım tabii ama çok mutlu ve de sağlıklıyım. İlahi bir kontrol altındaki kurallar dizgesinin işaretlerine bakarak kendi kaderimi yazmaya devam ediyorum, ölümsüz bir yaşamın çirkinliğini de bilerek elbet.
Hadi bakalım!
2 hafta sonra gene buluşalım.

Tuesday, September 1, 2009

Fırtına

Epeydir doğru dürüst blog yazmadığımın, yazdıklarımın da öylesine şeyler olduğunun herkes farkında zannedersem. Yaklaşık bir aydır, sanki olacak tatsızlıkları hissetmişim gibi bir sükunet çöktü üzerime, canım hiçbirşey yapmak istemedi. Yaklaşık 3 senedir hergün günde 20 kez kontrol ettiğim bu sayfa ve komutan emri gibi okuduğum diğer sayfalar bu zaman diliminde bana uzaklaştı. Buna yapmaktan hoşlandığım diğer günlük aktiviteler (gülmek, konuşmak, uyumak, yemek yemek, kedi, vs...) de dahil aslında. Dedim ya hissetmişim...


Geçen hafta perşembe ve cuma günleri, hayatımın en sinir bozucu 2 gününü geçirdim sanırım.


Durumu şöyle özetlemeye çalışayım :


2 sene boyunca gerçek bir özen, saygı ve ahlak göstererek X şirketinde çalıştım. Her nekadar yöneticilerimin sürekli full makyajlı ve en kral kıyafetlerle gezmem, kendilerine kendimi iyi pazarlamam (ay ben çok motiveyim, herşey süper, ben de en süpersonik çalışanım, vb yaklaşımlar) gibi konularda beklentilerini karşılayamamış olsam da kimseye bir saygısızlığım olmadı, görevim neyse yaptım.


Bu süre zarfında hoşlanmadığım, aklıma, zekama uymayan birçok şey yaşadım. Yine de bu kadınyoğun iş ortamına uyum sağlamaya çalıştım. Memnuniyetsizliğim hat safhalara ulaşmıştı ki geçenlerde bir İK Danışmanlık firması bana ulaştı (ben başvurmadım) ve Y firmasında açık bir pozisyon için benimle görüşmek istedi. Mazeret izni alarak kendileriyle görüştüm. Olumlu geçmiş olacak ki Y firmasının yetkilileri ile yeni bir görüşme ayarlandı. 3 günlük sağlık raporum varken bu süre içinde Y firması ile iş görüşmesi yaptım. Bu görüşmede daha önce X firmasında çalışmış biri ile karşılaştım.


Raporum sona erdikten sonra işe döndüm. Yöneticim beni çağırarak raporlu olduğum süre içinde iş görüşmesine gittiğimi "tespit ettiklerini" belirtti ve beni alenen istifa etmeye davet etti. Şirket kriterlerine göre etik dışı bir hareket yapmışım. "Saygı duyarım, o zaman işten çıkartın" dedim. Zor bir süreç olduğunu söyledi. Ardından bir üst yöneticim çağırdı. Beni istifa etmeye davet etti. Etmeyeceğimi yineledim. İstifa etmezsem bir referansımı kaybedeceğimi, çok yanlış birşey yaptığımı, benim yerimde olsa herkesin istifa edeceğini söyledi. Dayanamayıp "tazminat vermek istemiyorsunuz, istifaya zorluyorsunuz" dedim. Alenen "evet" dedi. Sonra da büyük bir keyifle "sen de ne fena pişti olmuşsun" diyip güldü. Bu bir yöneticinin tarzı olmalı mıdır? Tartışılır. Bu muydu yani 2 senelik emeğin, defalarca sinirimin bozukluğundan döktüğüm gözyaşının, stresin, sinirin, fedakarlığın değeri?


Aradaki İK Danışmanlık firmasını arayıp iş görüşmesinin sonucunun olumsuz olduğunu öğrendikten sonra yaşadıklarımı, görüşmelerin gizli kalması gerektiğini ancak başıma birsürü iş açıldığını ilettim. Konuyu Y firmasına aktarmışlar, teselli armağanı olarak iş teklif edildi. X firmasında inat edip kalıp, hakkımı almak için uğraşırken yaşayacağım stresi göze alamayıp firmanın teklifini kabul ettim. Şimdi yeni bir şirkette çalışıyorum. İş görüşmemin bilgisini paylaşan kişiyle aynı ekipte..


Sözde ahlaksızlığımı da aldım gittim kısacası :)


Böyle laylaylom anlattığıma bakmayın, perşembe akşam bir yol çizmeye ve karar vermeye çalışırken beynim patlayacak gibiydi...


Şaka gibi, siz ne dersiniz?

Sunday, August 30, 2009

30 Ağustos


Çok hassas bir dönemdeyiz. Birileri açılmak açılırken kapanmak istiyor.
Maksat nedir, olası sonuçlar nedir meçhul.
Dilerim, büyük önder Atatürk'ün ideali olan, modern, çağdaş, çalışkan, azimli, zeki bir toplum olma yolunda ilerleriz. Dilerim, uğruna binlercesini şehit verdiğimiz bu vatan birlik, beraberlik, barış, kardeşlik duyguları ile sağlamlığını kat be kat arttırır.
Bundan üç sene önce Cenk'i bekledim altı ay. Vatani görevini yerine getirsin diye, sabrettim, ağladım, gurur duydum, sonunda ne görevi varsa yerine getirdi ve döndü.
Bu gece, sevgili abimin askerliği belli olacak. Gönül diyor ki rahat edeceği, sağ kalacağı bir yere gitsin. Ama onca masum Türk askerini şehit verdiğimizi düşününce vicdanı sızlıyor insanın dilek dilerken. Ne de olsa bayrağın dalgalandığı heryer vatan. Bölmeden, ayırmadan...
Zafer Bayramı'nız kutlu olsun...
Bayrak
İnmez
Vatan
Bölünmez

Sunday, August 23, 2009

Bir sabah hikayesi

O sabah da erken kalkmıştım hemen her sabah olduğu gibi. İçimdeki saat anlayamadığım bir dakiklikle ezan sesinden biraz önce uyandırır beni, sanki ezan her gün aynı dakiklikle okunuyormuş gibi. Henüz tan yeri ağarmamışken sabahın o vaktindeki ezan sesi çok etkiler beni, huzur ile hüznü aynı anda hissettiğim garip bir duygu yaşatır bana; huzurda bir hüzün ya da hüzünde bir huzur bulurum. Birbiriyle bağdaşamaz bu iki duyguyu birlikte hissetmemin sırrı nedir? Müezzinin hançeresi mi? Saba makamının ruhaniliği ya da başında okunan “sala”nın semavi etkisi mi? Bilemem, belki de sır ezan sesinin sabahın erken vaktinde henüz uyanmamış boş şehrin semasındaki aksisedasındadır. Hangi nedenden olursa olsun sabah ezanı her zaman semavi, her zaman ulvi ve her zaman dokunaklı gelir bana.
Saba sözcüğü klasik Türk müziğinde bir makamdır, “sabah rüzgârı” anlamına da gelir. Saba esintisi saba makamında okunan sabah ezanını minare şerefelerinden alıp henüz insan gürültüsüyle bilfiil işgal olmamış, uyuyan şehrin sokaklarından semaya taşır. İnsandan ezan sesi gök kubbenin göremediğimiz, bilemediğimiz bir yerinde belki de sidretül müntehada yani vücutsuzluk âlemi denen yerde ilahi bir süzgeçten geçerek detonesi, sürtonesi düzeltilmiş, mekanik artıklardan ayıklanmış, içine huzur ve hüzün katılmış ve artık okunduğu insanın sesi olmaktan çıkıp ilahi bir sese dönüşmüş olarak şehrin sokaklarına geri döner. İşte, sabah ezanındaki hüzünlü huzurun “esbab-ı mûcibesi” budur bence.
Belki de bu nedenle sabah ezanı hangi sesle ve nasıl okunursa okunsun hep güzel ve hep etkileyicidir; belki de bu nedenle farklı inançlar ya da inançsızlıklar bile bu “etkileyiciliği” etkileyemez ve belki de bu nedenle ezan sesi gönlümüzü huzur ve huşu ile doldururken gözyaşı pınarlarımızda yaş ve de gözlerimizde nem olur. Ben, yüce duygularım üzerinde hiçbir ayinin ya da tefekkürün sabah ezanı kadar etkili olabileceğini sanmıyorum. Sabah ezanını dinlerken, saba esintisinin sanki beni de alıp ruhumun saflaştığı, incelip şekillendiği ama bir o kadar da güçlendiği sidretül müntehaya götürdüğünü ve Allaha yaklaştığımı hissederim. Bitmesin dediğim bu esinti biter ve huzur ile hüzünlenerek insanlığıma geri dönerim, sanki tam da tanrılaşacakken.
Tabii sabah ezanı her zaman aynı duyguyla etkilemez beni, bazen de sevdiklerimi düşünürüm; en sevdiklerimi, en sevdiklerimden kaybettiklerimi, en sevdiklerimden en erken kaybettiklerimi düşünür, hüzünlenirim. Hatta bazen sadece hüzünlenmek yetmez, ağlarım da. Ağlamak deyince, öylesine değil! Hüngür hüngür ağlarım, yani bardaktan boşanırcasına, yani buram buram hüzünle ağlarım. Bazen de ağlamam, sadece yaş gelir gözlerimden. Bu kadar gözyaşı nereden gelir anlayamam. Beynimizin alt tarafıyla göz çukurlarımız arasındaki meçhul bir yerde gözyaşı sarnıcı olması lazım; yoksa nereden gelecek bu kadar gözyaşı hem de 1–2 saniye içinde. Bazen de kızarım kendime, ağlamak için bahane mi arıyorum diye. Kızgınlığıma hak verdiğim zaman açarım televizyonu, eski maçlardan birini seyrederim ya da bıkkınlık veren açık oturumlardan birinin tekrarını. Öylesine seyrederim, sanki vaktimi boşa geçiriyor ve zamanı boşa harcıyormuşum gibi, ama öyle değildir aslında; üzgün, mutsuz ve salya-sümük ağlayacağım zamandan kazanmış olurum. Üzülmem o nedenle “varsın zamanım biraz da boşa geçsim” derim. Böyle durumlarda kural olarak, katiyen eski bir Türk filmi seyretmem, çok tehlikelidir. Fondaki ezan sesine aniden esas kızın ya da esas oğlanın tanıdık, titrek ve acıklı sesleri karışır, bir de bakmışınız ki “nayır, nolamaz ve reca” sözcükleri arasında hüngür hüngür ağlayıvermişsiniz hem de bu sefer aptalca ve hiçbir şey düşünmeden.
Bu girişi yapmamın nedeni, geçen sabah da erkenden uyanmamdır. Ama bu seferki uyanmam içimdeki saatin ezan sesini sezen ayarından değil, benim ayarımı bozan tacizden! Uykumda ayan beyan, taciz edildim. Önceki akşam altmışlı yıllardan eski ama güya solcu arkadaşlarımla (68 kuşağı lafından nedense hiç hoşlanmam) buluşmuş, içki içmiş, sohbet etmiştik. İçkiyi de tadında bırakıp, gecikmeden eve dönmüş ve hemen de uykuya dalmıştım. Tiz ve keskin bir imami sesden ürktüm ve aniden uyandım. Hani silahı olan aniden elini beline atar ya, öyle bir ses. Ben de aniden elimi silahıma attım (bu kısmın devamı yazının sonunda).
İmami ses ince ve yumuşak olur; dili damağa yaklaştırarak gırtlaktan gelen sesin önemli bir kısmını “nazo-farinks” dediğimiz burun boşluğuna doğru maharetle iterek çıkartılır. Herkes çıkaramaz bu sesi, hem kabiliyet hem de ciddi eğitim gerekir. Ama kabiliyetli ve de eğitimliyseniz asıl sesiniz ne olursa olsun, farz-ı misal bas bariton bir sesiniz de olsa imami sesi çıkarabilirsiniz. Zaten bu sesi çıkaramazsanız ilim ve irfanınız ne olursa olsun imam olamazsınız. Olmaz yani, yapmazlar! Yapmazlar derken “devlet” le alakası yoktur yani! Kamuya ait cemaat alanlarında olmaz yani! Yoksa yani, git kendi evinde kime imamlık yaparsan yap yani!
İşte bu “yani” li konuşan tanıdık ses tarafından taciz edildim. Sonra başka sesler de karıştı, külhani tavırlar, tehditler falan! Benim de çok ipimeydi ya! Ama uyumama imkân yok, kendi akıllarınca suçluyorlar beni, biri bırakıp diğeri alıyor. Çaresi yok, mecburen dinledim.

Yok, biz küçük adammışız da
Büyük düşünemezmişiz.
Elimize ne fırsatlar geçmiş de değerlendirememişiz
Verseler iki koyunu güdemezmişiz

— Ne demek bu!

Eski solcuymuşuz ya, vizyonumuz yokmuş.
Fukaralıkta eşitlikmiş, dediğimiz.
Fikirlerimiz solmuş, beynimiz donmuş.
Yenidünya düzeniymiş akıl erdiremediğimiz.

— Hikâye bunlar be kardeşim, geç, uyuyacağız!

Laiklik dermişiz de tarifini bilmezmişiz
Tevhidi tedrisatı devrim sanırmışız
Demokrasiden anlamazmışız, Jakobenmişiz
Maymundan Darvin’i de evrim sanırmışız

— Hadi canım sende!

“Ayinesi iş”miş ya kişinin Ziya’dan beri
Bizde olmayan, rütbe-i aklımızın eseri
Boş lafmış, laklakıyatmış dediklerimiz
“Kıl-ü kal” imiş Fuzuli’ye göre ilmimiz

— Ne diyorsun be sen, çeyrek entelektüel!

Dolamışız dilimize bir misakı milli
Kafamıza da takmışız bir üniter devlet
Zaten hıyanetimiz Ergenekon tescilli
Devlet dediğimiz de derin musibet

— Uzattın be arkadaşım, kessen acaba!

Zaten hep böyleymişiz biz, sıkışınca
Aba altındaki sopamızla
Seçimle olmayacağını anlayınca
Konuşmaya başlarmışız Ergenekonca

—El cevap:

—Anlıyorsan mesele yok a pezevenk
—Sana en uygun cevap Neyzenden pelesenk
— Sui niyetinizle bok ettiniz işi
—Ağzına sıçıldı halkın hem skldi geçmişi

—Dünya serbest pazarında puşt oldunuz hepiniz
—Açmışız bağrımızı feryat ederiz
—Bir tutsa da bedduamız yansa cümleniz
—Söndüren itfaiyenin hortumunu skrz

… bir hışımla ben de aniden elimi silahıma attım, karanlıkta imami sesi arıyorum. Yengenizin sesiyle irkilip uyandım. “ Napıyorsun gecenin bu saatinde ve de bu halde? Ayıp değil mi?” Utandım, hem de çok utandım, bi de üstelik utandım da. İnsan, 40 yıllık karısı da olsa utanıyor. “ Yarın olsa da gene ezan sesinden evvel uyansam, ezanı dinlesem de huzur ile hüzünlensem, gene hüngür hüngür ağlasam, hatta Türk filmi izlesem de ağlasam ve de kendimi aptal hissetsem bundan iyidir” diye düşündüm utancımdan.
Hadi bakalım!

Thursday, August 20, 2009

Süs ve Tubik

Evet, daha önceki yazılarda yer alan fotoğraflarda (hatta gelen bazı yorumlardan da) farketmişsinizdir ki ben pek süsle püsle alakadar değilimdir.


Aslında eskiden öyleydim. Üniversite zamanlarımda makyaj yapmadan dışarı çıkmaz, hangi kıyafeti hangi başka birşeyle uydururum kafa yorar, mağazalarda dolanıp durur, alışveriş severdim.


Ne oldu bilmiyorum ama birkaç senedir bu meselelerden uzağım. Değil kıyafet düşünmek, alışveriş yapmak bile zulüm gelir oldu. Üstüne birsürü kilo aldım. Makyaj yapmaz oldum. Birçok arkadaşım bana sürekli bu konuda baskılar yaptı ama yılmadan devam ettim kendi halimle dolanmaya.


Düşündüğümde şu anki durumumu normal görmüyorum. Süslenmek, kendine bakmak, kıyafet hayalleri kurup ayakkabılar içinde yüzmek istemek bir kadın için olağan şeyler olmalı. Benim durumum ise anormal.


Nedenini sorguluyorum. Bazen sebepler buluyorum, bazen bulamıyorum. Depresyon desem, bu kadar uzun depresyon mu olur? Ayrıca depresyonluk durumda da değilim çok şükür. Kılık kıyafet ve süse para harcamak istemiyorum mesela. Saçma geliyor. Ama bu, mesela işe zırt pırt aynı çarkı çevirerek giyinip gitmem anlamına gelmemeli, onu da biliyorum. İçimde bir isteksizlik var ki ilerisi için beni korkutmaya başladı. Bakıyorum sokaklarda, caddelerde herkes bir stil ikonu. Ne yaparım, nasıl kurtulurum bu halden bilmem...


Yine de ordan burdan tıklaya tıklaya denk geldiğim bir nesne beni benden aldı diyebilirim. Ne yazık ki çok pahalı.. Ama görür görmez bayıldım...


Tubik'ten moda gibi birtakım konularda yazı görmemeye alışmış bünyeler için şaşırtıcı bir resim. Bolllca paranız varsa alınız efendim... Tasarlayanı gözlerinden öper, bu yazıyı burada sonlandırırım....









İşte tam şuradan ulaşabilirsiniz :

Friday, August 14, 2009

Kayıp eşyalar

Genel olarak derli toplu, düzenli bir insan olduğum söylenemez. Hatta "dağınık" kelimesi bir insan için neyi betimliyorsa o benim işte. Ancak bu özelliğimin bana katkısı büyüktür. Görsel hafızam ve pratik düşünme yeteneğim gelişmiştir. Ailemle yaşadığım dönemde odam genelde savaş alanını andırırdı ancak MP3 player'ımı hangi kıyafet birikintisinin hangi köşesinde bıraktığımı, çorabımın tekinin nerelere köşe bucak saklandığını iyi bilirdim. Kolay kolay eşya kaybetmem bu nedenle. Muhakkak biryerlerden çıkar.

Ancak... Eğer konu manevi değeri olan şeylerse, son zamanlarda garip bir şekilde işlerim çok ama çok ters gidiyor.. Müzik öğretmenimin 15 sene önce öylesine bana verdiği sol anahtarlı anahtarlığım hala dururken, gözüm gibi sakladığım şeyler kayboldu.

-sevgili canım abicim okursa buradan öğrenecek- Abimin ilk iş hediyesi olarak aldığı dolma kalem kayıp. Üstelik yeri belliyken. Her zaman durduğu yerde dururken ve hiç yerinden oynatılmamışken. Taşınırken, kutusunda bir hafiflik vardı, açtığımda kalem yoktu. Ağladım, heryeri aradım, gene ağladım ama bulamadım...

Dün de benim için çok çok çok önemli bir başka şeyi kaybettiğimi farkettim. Babamın anneme nişanlanırken hediye ettiği kolye ucu. Harika birşeydi, arkasında isimlerinin baş harfleri kazılıydı. Her zaman durduğu bir mücevher kutusu vardı. Birbuçuk ay önce bir arkadaşımızın düğününde takmak için elime aldım. Uygun bir zincir aradım, bulamadım. Sonra da takmadım. Normalde hemen kutusuna koyar kaldırırdım. Sanırım aceleden bu sefer öyle yapmadım ve nereye koyduysam artık yok... MEvcut bir deli kedi olduğundan, bunun bilinciyle evin bakmadığımız köşesi kalmadı. Heryere ama heryere baktık. Ya süpürüldü ve gitti (ki o kadar küçük de değildi boyutu) ya da bilmiyorum işte. Kaybettiğimi farkettiğimden beri midem buruluyor. Tıpkı abimin kalemini kaybettiğimi hatırladıkça olduğu gibi. Bir buçuk ay önceye dönüp onu okşayıp kutusuna koymak ve bugüne içim rahat dönmek istiyorum. Olmayacağını bildikçe tepinerek ağlayasım geliyor.

Bir de siyah babetlerim var bulamadığım ama inanın kolyeyle kıyaslarsak, UMRUMDA BİLE DEĞİL!!!!

Çok üzgünüm okur... Çok... ve çok kızgınım kendime...

Sunday, August 9, 2009

Chickenfoot


Chickenfoot:

Sammy Hagar - Vokal
Joe Satriani - Elektro Gitar
Chad Smith - Bateri
Michael Anthony - Bas Gitar

Wednesday, August 5, 2009

Aynen devam


Biri bana 2.9 büyüklüğündeki depremin haber olabilmesini anlatsın. Merak ediyorum, dünyanın herhangi bir yerinde, 2.9 büyüklüğünde bir deprem haber olur mu? 3.9 bile olmaz da. Neyse. Ama Sabah bu. Yazarları köşe yazılarında fıkra anlatan, sanki mutluluk ve huzur içerisinde yaşıyormuşuz gibi yazılar yazan, başlıklar atan bir gazeteden bahsediyoruz zaten. İçi bir sürü meşhur yazar/çizer dolu koca bir kağıt yığını. İçerisinde tek bir eleştri, tek bir dişe dokunur tartışma, tek bir kuvvetli serzeniş yok. Ama adı gazete işte.

Tuesday, July 28, 2009

Nefret

"Bazen, insanlar canımı acıttığında - ki genelde asla tahmin edemeyecekleri zamanlarda, akla gelmeyecek şeylerden ötürü, akla gelmeyecek miktarda canım acıyor- suratlarına tükürmek, en aşağılık küfürleri özenle seçip ağzıma doldurmak, sonra kusmak, saçlarından tutup suratlarını duvara sürtmek, karakterlerinin en zayıf özelliklerini yüzlerine acımasızca vurup aşağılamalarımdan büzülmelerini seyretmek, bacak bacak üstüne atıp ağladıklarını izlemek istiyorum. Hatta zaman zaman ayaklarıma eğilip yalvardıklarını hayal ediyorum."


"Senin gibiler buraya geldiklerinde, emin ol tüm bunları ben de onlara yapmak istiyorum" diye geçirdi içinden doktor. Ancak o sıkıcı okulda aldığı tüm o eğitimler boşa gitmemiş, düşüncelerini herhangi bir mimik değişimi bile olmaksızın içinde tutmayı öğrenmişti. Öğrendiği bir diğer şeyi uygulamaya geçti.


"Ne yazık ki zamanımız doldu, önümüzdeki hafta aşağılık kompleksi ile ilgili detaylı incelemelerde bulunacak, narsizm ile arasındaki farkları ve benzerlikleri irdeleyecek, senin hangi gruba dahil olduğunu analiz etmeye çalışacağız. Haftaya kadar olan süre zarfında, canının nelere acıdığını, miktarını ve zamanını gözlemlemeni, içinden mantıklı birşeyler bulursan, not etmeni istiyorum."


Kız, yaklaşık üç saniye düşündü. Fazlasında canı sıkılıyordu zaten. Terapistin ne demek istediğini anlamadığına kanaat getirerek odadan çıktı. Terapist de sesini kıstığı bilgisayarının ekranının altında yanıp sönen turuncu kısma baktı. æ# super girl #æ 'den mesaj geldiğini gördü ve bir sonraki hastasını 15 dakika sonra içeri alması için asistanını aradı...

Sunday, July 26, 2009

Pazar gününde çeşitli şeyler

* Sabah bizim evin altındaki restoranda kahvaltı etmeye gittik. Oldukça kalabalık olduğundan ortalıkta birtek "Sabah" gazetesi kalmıştı. Bakkala gitmeye üşendiğimden aldım onu okudum kahvaltı boyunca. Nazlı Ilıcak'ın köşesine denk geldim. İlk etapta buğday yetiştiren çiftçi ile ilgili bir hikaye koymuş. Çiftçi iyi tohumları arkadaşlarına da dağıtıyormuş, rüzgardan kendi bahçesine gelirse kendi buğdaylarının kalitesi bozulmasın diye. Bunun haricinde iki adet ilkokuldan beri bildiğim mühendis fıkrası vardı.. Birinde balonda işletmeci ve mühendis, diğerinde trende işletmeci ve mühendis. Bu fıkraların yanısıra egzost deliğinden araba tamir eden jinekolog fıkrası da bulunmaktaydı. Son olarak da baş kahramanın Hidayet Türkoğlu olduğu ve her tarafından saçmalık akan, yerine herhangi bir zengini de koyabileceğiniz "bu seyyar araba eskiden benimdi" temalı simitçi hikayesi... Yani koskoca (!) gazetenin köşeyazarının kendisine ait olan tek bir cümle yoktu anlayacağınız. Hoş, Mehmet Barlas'ın köşesi de sanıyorum tamamen kendi cümlelerine aitti ama ondan da ben bişey anlamadım. Şunu merak ediyorum bu gazetenin yazı işleri müdürü ya da hernesiyse artık bir gününü nasıl geçiriyor?


* Bizim tenis kortu şaşırtıcı düzeyde çok kullanılıyor. Site insanlarında bir azim, kortlar sürekli dolu. Biz de onları izleyip dedikodu yapıyoruz Cenk'le. Yok şu bilmiyor yok bu biliyor diye. Bugün bir aileye denk geldim, karıkoca çocuklarını getirmişler, çocuklar oynuyor, babaları kenardan taktik veriyor. Bir ara baba "Salak gibi atma şu topu!" diye bağırdı küçücük erkek çocuğuna. Normal midir? Çünkü benim de "Sen de salak gibi çocuk yetiştirme!" diye hönküresim geldi de.



* Şeytan Rıdvan'ın NTV Spor kanalındaki talk show tadında futbol programına denk geldik az önce. Konukları Kurtlar Vadisi'nde ülke genelinde meşhur olan Memati (dizideki kod adı) idi. Haldun Dormen'den mezun olup, 7 sene komedi tiyatrosu yapmış. "E güzel kardeşim ne işin var vadilerde ovalarda ? " demezler mi adama?